AYYAŞ GAZİ


Bugünlerde yalnızca depremi konuşuyorlar. Onları dinlemiyorum. Benim bir şişe şarabım var. Hikayeleri daha güzel.

Her yer enkaz. Her yer çocuk. Her yer leş.

Doğrusu bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor. İnsanları seviyorum. Yalnız o kadar. Elimde şişem, sırtımda çaputlar, ağzımda bayat duman ve bir şarkı.

Toprak sıcak. Şehir boş.

O kokudan kurtulmanın tek yolu ondan daha kötü kokmaktır.

Deprem sırasında uyuyordum. Gözümü binanın zemin katındaki kahvenin enkazının ortasında oluşmuş bir odacıkta açtım. (Uzun bir cümle oldu bu. Yorgunum.) Üçüncü ve dördüncü katlardan düşen üç komşu kiracıyla beraberdim. Biri ağır olmak üzere üçü de yaralıydı. Bende hasar yoktu.

Bulunduğumuz yerde bir masa vardı. Kağıtlar ve dört sandalye. Ağır yaralı olan Cengizdi. Onu kollarından ve bacaklarından tutup kaldırdık. Masaya oturduk. Bütün oyunları bitirdik. Üçümüzün cebinde felaketten kurtardığımız konyaklar ve viski vardı. İçtik. Güzel bir gece oldu.

Enkazın üstünden ve altından çeşitli sesler geliyordu. İnlemeler, yardım çığlıkları, kurtarma ekipleri.. Köpekler..
Üstümüzdeki betonu kaldırdıklarında öğle güneşinin parlak ışığı gözlerimizi aldı.

Enkazı kaldıranlardan biri gördüklerine inanamayıp gözlerini ovuşturdu. Enkazın altında bir masa, üç şişe, dört adam ve kağıtlar.. Hepsinin ağzı açık kaldı. Ağızları açıktı ve ağızlarını kapayamıyorlardı. Öyle şaşırdılar ki.. Kahkahalara boğulduk. Yalnız Cengiz gülmüyordu. O, bu arada ölmüştü.

Dışarı çıktık. Yollar ayrıldı. Eskiden olduğu gibi.

Cengiz için biraz ağladım.

Tekel bayiinin camları kırıktı.

Acıları biraz şaraba boğdum. Gözlerimi kapadım. Alevlerin, çığlığın, sonsuzluğun, endişenin, betonun ve bekleyişin içinde yürüyordum. Onlar bana aldırmıyordu. Ben onları görmüyordum. Gözlerimi kapadım. O kadar çok yürüdüm ki, gözlerimi açtığımda hala aynı şehirde olmam beni hiç şaşırtmadı. Dünya’yı turlamış olmalıydım. İçiyordum. Yürüyordum ve içiyordum. İyi gidiyordum. Çarpmadan ve durmadan. Teslim olmuştum.

 

Ana Sayfa