FİGÜRAN


Silahlı adamlarla dolu siyah küçük bir kamyonet kapıdan içeri daldı. Üstü dikenli tellerle kaplı demir kapının iki kanadını bir arada tutan kalın zincir paramparça oldu. Kapının bir kanadı koparak fırladı ve yerde kıvılcımlar saçarak uzaklara sürüklendi. Nöbetçiler sıçrayarak kamyonetin önünden kaçtılar. Kamyonetin arkasında ayakta duran iki adam makinalı tüfekle ateş açtı. Kurşunlar nöbetçilerden birine isabet etti. Bu sanki önemsiz bir şeymiş gibi olmuştu: Ateş edersin, silahlar patlar ve ölü, aptal kurşunlar havada hızla uçarak bir parça ete saplanır. Biraz kan çıkar, orada bir delik açılır. Vurulan adam yere düşer. Kamyonet yoluna devam eder: Başarmışlardır! Artık arkada kalanların onlar için hiçbir önemi yok. Önemli olan yalnızca önlerinde onları bekleyen heyecan ve adrenalin yüklü maceralardır. Arkada kalanların önemi yoktur: Kırılan zincirin, parçalanan kapıların, yerde baygın yatan nöbetçilerin, vurulan adamın.. Vurulan adam öldüğünde gözlerinde sönen ışığın.. Yüzünde baş gösteren donuk ve solgun ifadenin. Bir heykel gibi kaskatı kasılan iki elinin.

Bir adı vardı.

İki çocuk babasıydı. Karısını seviyordu.

Küçükken apartman boşluklarına bakıp hayaller kurardı. Sessiz bir çocuktu. Okuldayken, ders sırasında öğrenciye sorular soran öğretmenlerden çekinirdi. Onca insanın önünde konuşamazdı o. Böyle öğretmenlerin dersinde, bütün ders boyunca oturduğu yere siner, tedirgin bir şekilde ve kalbi güm güm atarak saniyeleri sayardı. Sonra ders zili.. Ev yolu.. Onunla alay edenler.

Çok akıllı bir çocuk sayılmazdı. Derslerine çalışırdı ama dersleri vasattı. ‘Parlak’ biri de değildi. Komik şakalar yapamaz, diğerlerinin ilgisini kendi üzerine çekemezdi. Silik biriydi. Ne yakışıklıydı, ne de çirkin.. Sıradan bir yüz. Ne neşeli, ne somurtan.. Sessizce arkada durup şakalara gülen biri.. Sessiz kalabalıktan.

Ama iyi biriydi o. Masum bir çocuk.. Belki eline fırsat geçse Hitler olurdu! Yani o da herkes gibi.. Eline fırsat geçse, o gücü ona verseler Sezar olurdu. Büyük İskender. Bir canavar, bir cani! Bir kahraman, bir önder! Herhangi biri.. Seçim sizindi.

Yalnızca ‘herhangi biri’ olarak kaldı o.

Aradan yıllar geçti.

Beraber olduğu ilk kızla evlendi. Onu çok sevdi. Kız da onu. Ona benziyordu kız. O da kıza.

Herkesin çoktan unuttuğu silik tipler..

Tabi adamın hala okul yıllarında olduğu kadar sıkılgan ve sessiz bir insan olarak kaldığını sanmamalısınız. Artık yüksek sesle konuşup, bir ağız dolusu gülebiliyordu o. Basit şakalar yapıyordu. Kendisi gibi sıradan ve unutulmuş insanlar olan arkadaşlarından olumlu tepkiler alıyordu: Gülüyorlardı şakalarına.

Artık sokakta gördüğünüz zaman ona yine dikkat etmeseniz bile, bunun sebebinin utangaç ve sıkılgan biri olması değil de normal ve bildik bir adam görüntüsü çizmesi olacağı belliydi. Sıradan bir adamdı o: Sokaklarda yürürken gözlerinde şimdi daha rahat ve huzurlu bir ifade vardı. Ellerindeki torbalar onun bir aile babası olduğunu gösteriyordu: Kurulu bir düzeni vardı. Hemen hemen istediği her zaman sevişebileceği bir karısı ve ona saygı duyan çocukları vardı. Bir işi vardı, bu, ellerindeki torbalardan anlaşılıyordu, daha yeni alışveriş yapmıştı. Beklentileri karşılayan, olağan bir insandı. Evine gidiyordu. Kurulu bir düzeni vardı.

Bu, ellerindeki torbalardan anlaşılıyordu.

Okul arkadaşlarının çoğu onu hatırlamıyor olabilir. Ama zaten okul çağında hayatınıza giren insanların sizin için pek bir önemi yoktur - dostlar ve ilk aşklar hariç. Okul çağı karakterlerinden aklınızda kalanlar yalnızca KÖTÜ olanlarıdır. Onları hatırlarsınız. Ama onlar HİÇBİR ŞEYİ hatırlayamazlar!

O sıradan bir adamdı: Hayalleri vardı. Karısıyla kurdukları en büyük hayallerden biri şimdi oturduklarından daha büyük bir ev satın almaktı. Başka bir yerde.. Belki bir göl kıyısında, belki de deniz. Buradan uzaklarda.. Başka bir yerde.

Çocukların üniversiteye gitmesini istiyorlardı. Tüm imkanlarını kullanıp, her şeyi, hatta gerekirse bir ev satın alma hayallerini bile feda ederek bunu mutlaka başaracaklardı. Çocuklar okumalıydı. Üniversitede..

O sıradan bir adamdı: Bir işi vardı. Büyük bir fabrikada gece bekçisi olarak çalışıyordu. Gecenin kör karanlığında fabrikanın kapısındaki camlı bölmede oturup sabaha kadar soğuktan tir tir titrerdi. İki iş arkadaşı vardı. Birisi onun gibiydi: Sıradan bir adam. (Hayalleri, çocukları, unutulmuşluğu vs.) Diğeri biraz gizemli.. Esrarlı bir tip. Belki de belalı biri.. Bilemiyorlar.

Gece bekçisi o gün fabrikaya gelirken yine hayaller kurmuştu. Küçük bir çocukken apartman boşluklarına bakarak kurduğu hayallere benziyordu bunlar. İçinde yine o hüznü, o acı tadı duydu. Sanki yüzyıllar olmuştu: Çocukken seyrettiği çizgi filmleri, babasını, eski, küçük evlerini, apartman boşluklarındaki yemek kokularını, hüzünlü Eylül yağmurlarını hatırladı. Babasının ellerini, yüzünü, kuvvetli kollarını, kumaş kokan ceketini, pardesüsünü.. Sonra acıklı hayaller, otobüs camına yağmur damlalarıyla çizilen o saydam resmin içinde ağır ağır silindi. İz bırakmadan.

Dallarda serçeler vardı.

Yalnız, kuşlardan biri dalların üstünde değil de yerdeydi. Kaskatı ve kıpırtısız.. Zavallı serçe ölmüştü. Yerde öylece yatıyor..

Fabrikanın nöbetçisi sessizce içini çekti: “Aslında benim de ondan ne farkım var? Zavallı bir serçeyim ben. Zavallı, ölü bir serçe.”

Sonra hayaller, hüzün ve keder birdenbire ortadan kayboldu. Otobüsten ineceği yere yaklaşıyordu. Gerçek hayat suratına, bir duvar gibi sert ve soğuk, çarptı. İrkildi. Hızla ayağa kalkarak durağı kaçırmamak için telaşla düğmeye bastı.

Fabrikaya geliyordu. Kötülükler ve esrarla dolu büyük ölüm çukuruna. Böyle düşündü nedense. Çaktırmadan gülümsedi. Onu böyle kendi kendine gülerken görseler deli olduğunu sanabilirlerdi. Akşamın geç saatine rağmen sokakta hala insanlar vardı. Fabrikaya geliyordu. “Kötülükler ve esrarla dolu büyük bir ölüm çukuru..”

Nedense böyle düşündü.

Gülümsedi. Bu gülüşü rahatsız ve tedirgindi. Fabrikaya her gelişinde ve burada geçirdiği bütün zaman boyunca aynı şeyi duyuyordu: Tedirginlik ve endişe. Biraz da korku.. Burası hiç de öyle tekin bir yer sayılmazdı. Buradayken içinde hep kötü bir his vardı. Bir şeyler tersmiş gibiydi. Her an bir sorun çıkabilirdi. Hep böyle hissediyordu.

Fakat her şeye rağmen, o burada çalışmak zorunda. İşini bırakamaz. Çünkü hayalleri var. Karısının, kendinin ve çocuklarının geleceği için bunu yapmalı. Bu fabrikada çalışmaya devam etmeli. İçindeki tüm kötü hislere ve kulaklarına “Bela!” diye fısıldayan önsezilerine rağmen, aslında şimdiye kadar burada hiçbir sorun yaşanmadı. Bundan sonra da böyle bir sorunun çıkabileceğine dair her hangi bir belirti yok. Yalnızca önsezileri..

Hem en kötü ne olabilir ki? O ve diğer iki nöbetçi baştan aşşağı silahlı. Fabrika iyi korunuyor. Demir kapılar sağlam. Üstleri dikenli telli. İçerde de bekçi köpekleri var.

İçeri girdi. Üniformasını giydi. İş arkadaşlarını başıyla selamladı. Kapının yanındaki görev bölgesine gitmeden önce tüfeği eline aldı ve hayallerini unuttu.

En kötü ne olabilir?

Silahlı adamlarla dolu siyah küçük bir kamyonet kapıdan içeri daldı. Üstü dikenli tellerle kaplı demir kapının iki kanadını bir arada tutan kalın zincir paramparça oldu. Kapının bir kanadı koparak fırladı ve yerde kıvılcımlar saçarak uzaklara sürüklendi. Nöbetçiler sıçrayarak kamyonetin önünden kaçtılar. Kamyonetin arkasında ayakta duran iki adam makinalı tüfekle ateş açtı. Kurşunlar nöbetçilerden birine isabet etti. Bu sanki önemsiz bir şeymiş gibi olmuştu: Ateş edersin, silahlar patlar ve ölü, aptal kurşunlar havada hızla uçarak bir parça ete saplanır. Biraz kan çıkar, orada bir delik açılır. Vurulan adam yere düşer. Kamyonet yoluna devam eder: Başarmışlardır! Artık arkada kalanların onlar için hiçbir önemi yok. Önemli olan yalnızca önlerinde onları bekleyen heyecan ve adrenalin yüklü maceralardır. Arkada kalanların önemi yoktur: Kırılan zincirin, parçalanan kapıların, yerde baygın yatan nöbetçilerin, vurulan adamın.. Vurulan adam öldüğünde gözünde sönen ışığın.. Yüzünde baş gösteren donuk ve solgun ifadenin. Bir heykel gibi kaskatı kasılan iki elinin..

 

Ana Sayfa