KARADAĞ
Tahsin Yıldırım bu tüneli bitirmek zorundaydı!
Sapsarı, geniş ve sıcak arazide kamyonlar gidip geliyordu.
Delgeçli, burgaçlı, paletli, kepçeli dev makinalar tarih
öncesi çağların korkunç yaratıkları gibi insanların
arasında hareket ediyor, kesiyor, deliyor, parçalıyordu. Birkaç
ay öncesine kadar huzurlu, sessiz ve sakin bir bölge olan, Karadağın
eteğiyle Sarıkırın birleştiği yerdeki bu çorak topraklar,
şimdi bir savaş gürültüsüyle çalkalanmaktaydı.
İnsanla doğa arasında sürüp giden bir savaştı bu. Karadağ kıpırtısız
ve katı varlığıyla insanlara direniyordu. İnsanlarsa, zekalarının ürünü
olan makinalara güvenerek küstahça Karadağa meydan okuyorlardı.
İş makinalarının büyük kalabalığı çok yukarılardan
bakınca bir arı kovanı ya da bir karınca yuvası gibi görünüyordu.
Makinalar sürekli hareket halindeydiler. Adeta bir ölüm dansı,
bir cinsel tören gibiydi bu: Araçlar paletlerinin ve büyük
tekerleklerin üzerinde bir ileri bir geri, bir ileri bir geri gidiyorlardı.
Kum çıkar, kum taşı, kum at! Del, kaz, kum çıkar.. Kum çıkar,
kum taşı, kum at! Bir ileri bir geri.. Bir ileri bir geri.. Adeta bir ölüm
dansı.. Bir cinsel tören.
Tahsin Yılmaz koordinasyon merkezinde projeyi bir masanın
üzerine yaymış ve ellerini krokilerin üzerine bastırarak bir mühendis
duruşu almıştı. Düşünceliydi. Arada bir başını kaldırıp
neredeyse yarılanan tünel inşaatına bakıyor, sonra da başını iki
yana sallayarak mırıldanıyordu:
Allah kahretsin.. Rezalet!
Projenin tam altı hafta gerisindeydiler. Yakında Ankaradan
homurdanma sesleri gelmeye başlardı. Zaten seçimler yaklaşıyordu.
Her zamanki gibi yine iktidar değişecekti. Yeni gelen adamlara kim laf anlatacak
ki? Onlar yalnızca önlerin konulan kağıtlarda yazılı olanlara bakarlar.
Tahsin Yıldırımın bu projeyi zamanında tamamlayabilmek için
gösterdiği insanüstü çabayı onlar nereden bilecekler..
Bütün o yaptıklarını.. Çoluğunu çocuğunu İzmirlerde
bırakıp buraya geldiğinden beri, aylarca tozun toprağın içinde ve
güneş denen şu kanlı belanın altında sabahın altısından gecenin
on birine kadar çalışıp didindiğini.. Yanında çalışan işçilerin
ne beceriksiz, ne içten pazarlıklı, ne laftan anlamaz adamlar olduklarını..
Tahsin Yıldırımın herşeye rağmen şu ana kadar burada, bu adamlarla
ve bu maddi yoksunluklar içinde gösterebilecek en büyük
çabayı gösterip, herşeye rağmen yine de aslında iyi bir verim
aldığını.. Nereden bilecekler! Onlar yalnızca önlerin konulan kağıtlarda
yazılı olanlara bakarlar. Böyle durumlarda ilk olarak idari kadro değiştirilir.
Yani Tahsin Yıldırım..
Nereden bilecekler! Bizi tanıyan kimse de kalmadı anasını
satayım.
Tahsin Yıldırım kendini büyük bir boşlukta hissetti.
Ellerini masanın üzerinden çekip beline koydu. Sağ avucuyla alnının
terini sildi. Başını kaldırıp ovaya baktı.
Kamyon tekerlerinin kaldırdığı beyaz toz, ince bir sis tabakası
halinde manzarayı örtüyordu. Bu tozun ardında ova, geniş, sarı
ve dümdüzdü. Hayat belirtisi yoktu. Sapsarı otlar ve güneş
bir çöl kadar sıcaktılar. Sıcak öylesine yoğun ve etkiliydi
ki hava bu sıcaklar yüzünden dalga dalga görünüyordu.
Sıcaktan sanki Dünya sarsılıyordu. Hepsi bir rüya gibiydi: Toz,
duman, ova, güneş, kamyonlar, işçiler, işçilerin uzaktan
gelen sesleri, kamyonların gürültüsü. Rüya gibiydi..
Bu rüyanın içinde Tahsin Yıldırım bir hayal
gördü.
Gördüğü hüzünlü bir kızdı:
Ovanın ortasında, yüzlerce metre ötede, yarıboy uzunluğundaki
ölü otların içinde küçük bir kız çocuğu
ayakta duruyordu. Başında beyaz bir örtü vardı. Şalvar giymişti.
Bu uzaklıktan gözlerinin görünmemesi gerekirdi ama Tahsin Yıldırım
kızın gözlerin gördü. Bu gözler öfke ve kızgınlıkla
ona bakıyordu. Küçük kız sağ elinin işaret parmağını
ağır ağır kaldırarak adama doğru çevirdi. Kaşları çatık.
Tahsin Yıldırım gözlerini kırpıştırarak irkildi
ve başını hızla iki yana sallayarak silkindi. Ovanın ortasında kızı
gördüğünü sandığı noktaya baktı. Görüntü
kaybolmuştu.
Adamın tüyleri diken diken olmuştu. Gözlerini yere
indirdi. Başını tekrar kaldırıp, ovaya tekrar bakmadı. Küçük
kızı yine orada görürüm diye korkuyordu. Tuhaf bir şekilde,
sanki bilinçaltında bu gördüğü hayalin aslında ne anlama
geldiğini biliyordu. Havanın sıcak olmasına rağmen ürperdi. Sağ avucuyla
alnının terini sildi.
Tüm bunların sebebi bu sıcaklar olmalıydı. Sıcaklar,
toz duman, ışık. Gün ortasında görülen hayaller, rüyalar,
ayakta uyumak: Bunlar pek de öyle hayra alamet olan şeyler değildi. Prefabrik
kulübesine gidip biraz dinlenmeye karar verdi. Kaç gündür
doğru dürüst uyku yüzü gördüğü yoktu. Yorgunluktan
hayaller görmeye başlaması gayet doğaldı. Doğal fakat sağlıksız..
Odasına girdi. Küçük masanın üstünde
ailesiyle çektirdiği bir resim vardı. O resmi eline aldı. Islak gözlerle
resmi inceledi. Sonra resmi dudaklarına götürüp resimdekilere
birer öpücük kondurdu. Oğluna.. Kızına.. Karısına.. Resmin
camında dudaklarının izi kalmıştı. Gömleğinin kenarıyla bu izi
sildi.
Karyolanın kenarına oturdu. Küçük, kare camlardan
odaya bembeyaz bir ışık doluyordu. Camları örttü.
Sessizce yatağına uzandı ve gözlerini yumdu. Uykuya
daldı.
Küçük kız sessizce odaya girdi. Kızın gözleri
yoktu. Gözlerinin yerinde oyuklar vardı. Odaya girdi. Karanlık odada
Tahsin Yıldırım tümüyle savunmasızdı. Kızın soluk, beyaz yüzü
karanlığın içinde hafifçe parlıyordu. Kız sessizce adamın
yanına sokuldu. Elinde bir bıçak vardı. Bıçağı havaya kaldırdı
ve dudaklarının arasından bir yılan tıslaması çıkararak havayı
yardı. Ve bıçak indi.
Tahsin Yıldırım ovanın ortasında uyandı. Kan ter içindeydi.
Başını hızla eğerek kızın bıçağı sapladığı yere baktı.
Elleriyle yokladı: Hiçbir şey yoktu! Hiçbir şey! Tanrıya şükür!
Peki şimdi neredeydi? Başını kaldırıp ileri baktı. Tünel
çalışmaları ve kamyonlar ötedeydi. Kamp yeri ötedeydi. Tahsin
Yıldırımsa ovanın ortasında, kavruk, ölü otların arasında,
kamptan yüzlerce metre uzaktaydı. Neden sonra burasının kızın hayalinin
ona ilk göründüğü yer olduğunu anladı. Dehşete kapıldı.
Hızla ayağa fırlayıp etrafına baktı. Hiç kimse yoktu. Hiç
kimse! Tanrıya şükür!
Bulunduğu yerde şimdi öğle vaktiydi. Güneş tam
tepedeydi. Hava sıcaktı. Oysa ileride, kamp yerinin olduğu yerde neredeyse
akşam olmuştu. Alacakaranlıkta kamyonların gölgesi iyice uzamıştı.
Dağın ardında turucu bir güneş batıyordu. Başını kaldırıp yukarı
baktı. Tepedeki güneş sarı ve sıcaktı.
Sessizce konuştu çocuk: O ölü değil!
Tahsin Yıldırım büyük şaşkınlık ve korkuyla
küçük kızın hemen yanıbaşında durduğunu gördü.
Kızın gözleri yoktu. Gözlerinin yerinde iki tane kapkara ve ışıksız
çukur vardı. Baş örtüsünün altından saçlarının
sarıya çaldığı görünüyordu.
Küçük kız tekrar konuştu: O sizden
büyük. Hepinizi öldürecek!
Tahsin Yıldırım bu sözlere öfkelendi. Korkusunu
unutmuştu. Hem şimdi artık küçük kızın gözleri de
vardı. Çocuksu büyük, adamın suratına bakıyorlardı. Kız
bu sefer, küçük çocukların mantıksız, çocukça
iddialarını dile getirdiği o ses tonuyla konuşmuştu. Bir çocuk hırsıyla.
Üstelik bu seste tuhaf bir biçimde tanıdık bir tını da vardı.
Belki de çok eskiden tanıdığı bir çocuğun sesiyle konuşuyordu
küçük kız.
Tahsin Yıldırım konuştu: Demek bizi öldürecek.
Öldürsün de görelim! Öldürsün de görelim!
Dağa dönerek haykırdı: Seni alt edeceğim Karadağ!
Seni yeneceğim!
Kız birden bıçağı kaldırıp bir yaşlı kadının
çatallı, boğuk sesiyle adama bağırdı: Kafir!
Ve bıçak indi.
Tahsin Yıldırım uyanarak hızla yatağında doğruldu. Tedirgin
bakışları karanlık odanın içinde dolaştı. O beyaz yüzü
arıyordu. Aceleyle, titreyerek yataktan fırladı ve hızla perdeleri açtı.
Gözlerini kamaştıran ışık odaya dolarken ardına dönüp odanın
içine baktı. Küçük kızın hayalini orada bulmaktan
korkuyordu. Korkudan bir an nefesi kesildi.
Odası boştu.
Tuttuğu nefesi büyük bir rahatlamayla bıraktı.
Odası boştu! Tabi ki!
Yorgunluk ve uykusuzluk insana neler düşündürüyor.
Yine de gerçek hayatın da kabuslardan çok farklı olduğu söylenemez.
Küçük hortlak kız yok ama bürokratlar hala oradalar!
Elleri Tahsin Yıldırımın ipini çekecekleri zamanı bekliyor.
Bu ellerde bıçak değil, mürekkepli kalemler var. Kılıçtan
keskin..
Tahsin Yıldırım lavaboya gidip yüzüne biraz su
çarptı. Aynaya bakarken hala, acaba arkamda o kızı görür
müyüm diye korkuyordu. Tabi kimseyi görmedi. Bu korkusuna kendi
de güldü. Hala basit bir rüyanın etkisinden kurtulamamıştı.
Halbuki onu dışarda çok daha çetin işler bekliyordu.
Dışarı çıktıı. Hava henüz aydınlıktı. Anlaşılan
yalnızca iki saat kadar uyumuştu. O da rahatsız ve kabuslu bir uykuydu. Fakat
aynı zamanda da derin ve dinlendiriciydi. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu.
Kamyonlar aralıksız gidip geliyordu. Delgeçler dağı
delmeye devam ediyordu. Burgaçlar kayaları un ufak ediyor, kepçeler
de taşa toprağa dönüşen kayaları kamyonlara yüklüyordu.
İşçilerin suratı ifadesizdi. Yorgun ve sıkıntılıydılar. Günde
on iki saat çalışıyorlardı.
Hiç kimse dağın farkında değildi. Gökyüzünden
onları seyreden kuş sürülerinin.. Yalnız şahinlerin.. Çamurlu
göletlerde sıçrayan kurbağaların.. Farelerin.. Köstebeklerin..
Böceklerin.. Solucanların.. Renkli ve kokulu o binlerce çiçeğin..
Ağaçların.. Yaprakların.. Bulutun.. Farkında değildiler.
Onlar sadece o dağı delmek istiyorlardı. Bunu yaparken ezdikleri
böcekleri görmüyorlardı. Bozulan kuş yuvalarını.. Mahvolan
kelebekleri.. Yamyassı olan çiçekleri.. Saygı göstermiyorlardı.
Biraz olsun dikkat etmiyorlardı. Biraz yandan geçmek varken tam üstüne
gidiyorlardı. Bu doğanın içinden çıkarıp yine bu doğanın
ateşiyle erittikleri demirlerden yaptıkları, tarih öncesinde yaşamış
yaratıklar kadar büyük ve kuvvetli araçlarla (ki bu araçları
onlar, yine doğanın kendilerine bahşetmiş olduğu o harikulade zekalarını
kullanarak üretmişlerdi) bu doğayı mahvediyorlardı. Çünkü
dağı delmek istiyorlardı. Tek istedikleri buydu. O dağı delmek!
Tahsin Yıldırım hiçbir şeyin farkında değildi.
O, projelerin, bürokrasinin, Ankaranın, tozun, toprağın ve güneşin
içinde kaybolup gitmişti. Bu kargaşanın içinde çokluk,
hasretini bile anımsamıyordu. Hırslı ve kararlıydı. Onlar onu işinden
etmeden önce o bu dağı delecekti! Tüneli açacaktı! Yolu
bitirecekti!
Ne rüyayı hatırladı, ne de çocuklarını.. O
sırada yıllar önce karısına nasıl aşık olduğunu bile hatırlamıyordu.
Aklında tek bir şey vardı: O dağı delmek!
Fakat bunu yapmasına izin verilmeyecekti.
Bu sefer gündüzdü.. Rüya değildi.. Uykusunu
almıştı.. Zindeydi, kendindeydi.. Ve yine o kızı gördü.
Ağzı korkuyla açıldı. Gözleri büyüdü.
Sırtından soğuk terler boşandı.
Bu sefer kız ona onu ilk gördüğü zamankinden
çok daha yakındı. Birkaç metre ötesinde.. Projenin üstüne
yayıldığı masanın, yani gerçeğin, birkaç metre kadar önünde..
Yavrucak sessizce gülümsedi.
Bir deprem başladı.
Ve dağ yürüdü.