KARANLIK OLDU
Bir gün güneş söndü. Karanlık oldu.
Bir öğle vakti Dünyadan ışık kayboldu. Birdenbire
gece oldu. Akşam olmadı, ay yoktu. Birdenbire güneşin ışığı ortadan
kayboldu.
Şehirlerde insanlar korkuyla yolları doldurdu. Büyük
bir panik başladı. Kadın, erkek ve çocuklar dehşete kapılmış bir
halde oradan oraya amaçsızca koşuyorlardı. Bazıları evlerine gitmeye
çalışıyordu. Bunlar şanslı olanlardı. Çünkü bir
amaçları vardı. Ayakta ve uyanık kalmalarına yardım edecek bir şey.
O ilk karanlık anında gökyüzü birdenbire yıldızlarla
dolmuştu. Daha önce hiç görmedikleri kadar çok yıldız
vardı şimdi orada. Gökyüzü yıldız kaynıyordu. İrili ufaklı,
parlak soluk, büyük küçük yıldızlar. Fakat yalnızca
bu yıldızların ışığıyla yapamazlardı.
Işıklar yandı. Sokak lambaları ve evlerdeki ışıklar..
Sokaklardaki kargaşa insanların arabalarına binip bir yerlere gitmeye çalışmalarıyla
iyice büyüdü, karmakarışık bir hal aldı. Trafik sıkıştı,
arap saçına döndü. Çoğu kişi güneş ışığının
yerini tutamayan evlerindeki ışıkları günün bu saatindeki aydınlığı
sağlamakta yetersiz bularak evde ne kadar lamba varsa hepsini yakıyordu. Bu
yüzden birçok yerde sigortalar attı. Trafolar arızalandı. Elektrik
gitti. Karanlığa gömüldüler. Mutlak, zifiri karanlıkla aralarında
kalan tek şey, arabaların farları, el fenerleri ve yıldızların güçsüz
ışığıydı. Araba farları yolların kıyısını, apartman camlarını
ve kuytuları dolduran şaşkın ve şok geçiren insan kalabalıklarını
aydınlatıyordu. Şehirlerde bir deprem sonrası paniği yaşanmaktaydı.
Dünyanın dört bir yanında insanlar çıldırmış
gibiydiler. Kimi yerlerde kargaşalar çıkıyor, yağmalar yapılıyordu.
Şehirleri polis, jandarma ve askerler doldurmuştu. Bir yandan da yönetimler
afet planlarını, olağanüstü hal uygulamalarını devreye sokuyor,
acil yönetim merkezleri kuruyor, olayların şimdi olduğundan daha kötüye
gitmesini engellemeye çalışıyordu. Bilim adamları da insanların
çoğu gibi ışığın gittiği sırada zaten işlerinin başındaydı.
Laboratuvarlarda, üniversitelerde ve gözlem evlerindeydiler. İnceleme
ve araştırmalar hemen başlatıldı. Güneşin ışığı Dünyadan
görünmüyordu. Bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması
olmalıydı. Fakat onu bulamadılar. Hiç kimse güneşin niçin
böyle birdenbire, durup dururken Dünyayı aydınlatmaktan vazgeçtiğini
açıklayamadı. Enerji hala oradaydı: Güneş Dünyayı
ısıtıyordu. Fakat bu ısıyı Dünyaya taşıması gereken ışık
gözle görülmüyordu. Hatta gözle görülen dalga
boylarının dışındaki bilinen diğer dalga boylarında da güneşin
ışığı olabilecek, Dünyanın Güneşe bakan yüzünü
aydınlatacak miktarda ışığa rastlanmadı. Güneş ışığının frekansı
değişmemişti. Yalnızca ortadan kaybolmuştu. Oluvermişti. O kadar.
Gazeteler ve televizyonlar inanılmaz bir tempo ve yoğunlukta
çalışmaya başladılar. Dünya üzerinde hala herkese yetecek
kadar enerji vardı. İnsanların paniğe kapılmaları yüzünden meydana
gelen arızalar dışında her şey olması gerektiği gibiydi. Elektrik santralları
çalışmaya devam ediyordu. Televizyonlar açıktı. Evlerdeki
insanlar beklenti dolu bakışlarını, bu büyülü, mavi ekranlara
çevirdiler. Birilerinin o sihirli sözleri söyleyip kendilerini
rahatlatmasını bekliyorlardı. Ufak bir arıza oldu! ya da Bu
olay zaten her sekiz yüz elli yedi bin yılda bir gözlemlenmektedir
gibi bir şeyler.. Ama hiç kimse televizyona çıkıp böylesi
tatmin edici bir açıklama yapmadı. İnsanlara tek söyledikleri
şey sakin olmaları gerektiği, yeterli enerji rezervine sahip oldukları ve
bitkilerin fotosentez yapmaya devam ettiğiydi. Yalnızca o kadar.
Anlamıyorlardı. Nefes almak bazen yeterli olmaz. Yetmeyebilir.
İnsanlar boğulmaktan başka sebeplerden dolayı da ölebilir. Bu karanlık
onları öldürebilir! Onlar bunu anlamıyor.
İnsanlar bir kaçış yolu, bir çıkış arıyorlardı.
Arabasında benzin olanlar gidebildikleri yere kadar gittiler. Radyolar açıktı.
İnsanlar her zaman yaptıkları şeyleri yapmayı sürdürüyordu.
Böylece bu karanlığı görmezden gelebilecekleri umuyorlardı. Fakat
bir işe yaramadı.
Arabaların çoğunda şarjlı el fenerleri yanıyordu.
Gün ışığı kadar güzel ve aydınlık olmasına çalıştılar.
Ama değildi.
Meydanlarda toplandılar. Konuşmalar yapıldı. Moral toplamak
için bir araya geldiler. Kalabalıklar çoğaldı. Işıklarını
yaktılar.
Felaket tellalları peydah olmuştu. Bunlar bir takım dini
çağrılar yaparak kıyametin geldiğini iddia ediyorlardı. Güneş
sönmüştü. Şimdi de dalgalar yükselecek ve Dünya sular
altında kalacaktı. Dağlar yürüyecekti. Gökle yer birbirine
girecek, kan dolu nehirler akacak, ölüler uyanacaktı. Zaman gelmişti.
Kefaret zamanı!
Polis ve asker, yağmacılar yetmezmiş gibi bir de bunlarla
uğraşmak zorunda kalıyordu. Halkların içinde de bu tip insanlara
karşı tepki gösterenler olmakla birlikte, onları dinleyip destekleyen,
hatta onların peşinden gitmeye hazır olan insanların sayısı hiç
de az değildi. İşler yavaş yavaş çığırından çıkıyordu.
Dünyanın diğer yarısındaki insanlar acı gerçeği
saatler sonra anladılar. Gerçi onların ülkelerinde de televizyonlar
haberi çoktan vermişti fakat onlar o sırada uykularındaydılar. Bir
telefonla uyandırılıp haberdar edilmeyenler güneşin doğma vakti geçip
sabah gözlerini açtıktan sonra anladılar ki, Dünya karanlığa
gömülmüştü. Güneş ışınlarının normal yayılma
güzergahındaki milyarlarca ruh o sabah büyük bir umutsuzluk
ve korkuya kapıldı. Hemen hemen bütün insanlar aynı şeyi yaptılar:
Televizyonu açtılar ve bir açıklama beklediler. Bir çeşit
güven arayışı.. Umutsuz bir çabalama..
Hiç kimse bu olayın nasıl ve niçin meydana geldiğini
çözemedi. Bilim adamları bu olayı açıklayamıyordu. Güneşin
görünmez oluşu tam bir muammaydı. Çözümsüz..
Böylece kabullendiler. Aradan iki gün geçti.
İnsanlar meydanları doldurup fenerlerini yakıyor ve milyonlarca kişi hep
bir ağızdan güneşli ve aydınlık şarkılar söylüyordu. Her
ne kadar bu durum esrarlı ve korku verici olsa da, yalnız olmadığını bilmek
yine de güzeldi. İnsanlar oradaydı. Yanıbaşında. Demek ki hala umut
var..
Gecede bir rüya gibiydi her şey. Bu kalabalık, bu meydan,
bu yapay ışık.. Bu aydınlık, söylenen bu şarkı.. Hayal gibiydi.
Korkunç bir kabus. Aynı zamanda hüzün dolu ve güzel bir
birliktelik. Gücümüz. Gücümüzdü bu!
Şiirler yazıldı. Mum ışıklarında şarkılar bestelendi.
Resimler yapıldı. Büyük bir ilham kaynağıydı sonsuz gece.
Yüz binlerce kişi de intihar etti. Uyku ilacı aldılar.
Binalardan atladılar. Tetiği çektiler.
Bunlar yalnız kalanlardı. Yalnızca kendilerine özgü
sandıkları hüzünlere kolayca boyun eğenler. Herkesin kaybettiği
Dünyada kazanamamayı kendilerine bir türlü yediremeyenler.
Zifiri karanlıktaki parlak ışığı görmeyen, sessizliğin korkunç
gürültüsünü işitmeyen talihsizler. Yok olup gittiler.
Diğerleri bir araya geldi. Karanlıktan sonraki ilk birkaç
saatte hiçbir ülkede telefonlar çalışmamıştı. Sistem
yükü kaldıramayıp çökmüştü. Böylece
insanlar da kendi sistemlerini kurmaya karar verdiler. Eller ellerle birleşti.
Karanlıkta yürüyenler ışığın çevresinde toplanıp şarkılar
söylediler. Ve ruhları bütünleşti. Yeni dostluklar kuruldu.
Aşık oldular. Her şeyi göze alarak aşık oldular. Belki de kalplerinde
derin yaralar açılacaktı. Ruhları deşilecekti. İçlerinde
kaybolmayan, bir türlü geçmeyen ve bastırınca acıyan bir
ağrı kalacaktı. Hepsini göze aldılar. Buna değerdi.
Şaşkın hayvan sürüleri şehirlere girdiler. İnsanlar
bu sefer onları öldürmemeyi denedi. Çoğu zaman da bunda başarılı
oldular. Zavallılar! diyorlardı. Yollarını kaybetmiş
olmalılar. Burasının bir şehir olduğunu anlamadılar. Bu hayvanları lütfen
öldürmeyelim. Aslında bahsettiklerinn kendileri olduğunun
farkında değildi çoğu.
İçlerinden biri bir şeyi farketti sonunda: Güneş
hala orada! dedi.
Başlarını kaldırıp baktılar.
Maalesef bunu diyen yanılıyordu. Fakat beriki ısrar etti:
İşte orada! Orada, bakın!
Sonra ekledi: Ama gözlerinizle değil, ruhunuzla,
aklınızla ve yüreğinizle bakın! Gözlerle bakınca onu göremezsiniz.
Onun ışığı hala ısıtmıyor mu tenlerimizi? Hala nefes yapmıyor mu klorofilli
bitkiler. Hala burada değil miyiz biz? İşte, orada! Güneş de orada!
Neden sonra anladılar ne demek istediğini. Başlarını tekrar
havaya kaldırıp baktılar. Sahiden de oradaydı!
Gözleri karalığa da alışıyordu. Bilim adamları ve
filozoflar fikir üretmeye başlamıştı çoktan. Her şeyin mantıklı
bir açıklaması olması gerektiğini savunacağı sanılan bilim adamları,
açıklamasız yok oluşu en kolay kabullenenler arasında görünüyordu.
Anlaşılan oydu ki, onlar inanılmaz olaylara ve muammalara eskiden beri alışıktılar.
Mantık bilgiyle sınırlıydı. Bilgi ise sınırsızdı. Mutlaka bu olayın
da bilimsel bir açıklaması vardı ve bir gün mutlaka onu birileri
bulacaktı. Fakat şimdilik herkes kendi uzmanlığı olan konularda konuşacak
ve kimse kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmayacaktı. Böylece
bazıları evrimden söz etmeye başladılar. İnsanoğlunun ve Dünyadaki
diğer canlıların bu ışık miktarına da adapte olacağını anlattılar.
Oysa bazıları bunu artık önemsemiyordu bile. Halbuki
ne kadar üzülmüşlerdi ışığı ilk kaybettiklerinde: Onlar
böyle yaşayamazdı! Böyle, karanlığın içinde, gözleri
hiç kamaşmadan..
Başlangıçta bu şekilde düşünmüşlerdi.
Fakat şimdi artık bu çoğunun umrunda bile değildi. Çünkü
artık biliyorlardı ki, içlerindeki ışık gözlerini kamaştırmaya
yeter de artardı bile!
Bir gün güneş söndü. Karanlık oldu. Birbirlerine
sarıldılar.
Kalabalıklar oldular ve şarkılar söylediler! Eller birbirini
buldu. Gözler bakıştı.
Bir gün güneş doğdu.. Sıcak ama ışıksızdı.
Yine de her şeye rağmen, onlar oradaydı! Ve şarkılar söylediler!
Artık biliyorlardı: Gözlerinden akan ışık bu koskocaman
Dünyayı aydınlatmaya yeterdi! Yüzlerine vuran aydınlık güneşinkinden
parlaktı.
Onlar oradaydılar ve.. Birlikteydiler!