KUYTU
Kaan Yılmaz üniversiteden bir sene önce mezun olmuştu. Altı aydan
beri bir bankada çalışıyordu. İşini pek sevmese de maaşı fena
sayılmazdı. Daha iyisini bulana kadar bu bankada çalışmaktan başka
çaresi yoktu. O da bunu yapıyordu.
Güzel bir Eylül akşamıydı. Kaan Yılmaz o gün
mesai saatinin bitimini iple çekmişti. İş yerinde çok sıkıcı
bir gün geçirmişti. Üstelik bazı işlemlerde hata yapmış
ve müdürlerden birinden bir ton azar işitmişti. Morali çok
bozuktu. Kendini bir an önce bankanın dışına atmak istiyordu. Saat
beşe kadar duvardaki saatte saniyeleri saydı. Saat en sonunda nihayet beşi
gösterir olduğunda Kaan Yılmaz çıldırmak üzereydi. Neyse
ki o sırada müşterisi yoktu. Vezneyi kapatıp çıktı.
Güzel bir Eylül akşamıydı. Hava sıcak ve güneşliydi.
Yine de mavi gökyüzünde yer yer kara bulutlar toplanıp kümeler
oluşturmuşlardı. Dünkü yağmurdan artanlar.. Ya da yarınki yağmurun
habercileri.. Bilemiyordu.
Bildiği tek şey canının çok sıkkın olduğuydu.
Sokakları dolduran, bisiklete binen, top oynayan, bakkaldan bir şey almak
için dışarı çıkmış olan çocukların arasından görmeyen
gözlerle geçti. Güzel bir Eylül akşamıydı. Ama o bunu
görmüyordu. Dallarda kuş sürüleri kümeleniyor, ağaçların
yaprakları ölmeden önce son bir kez güneşe dönüp,
yemyeşil ve unutkan, parıldıyordu. Sokaklar gri ve hüzünlüydü.
Yağmur günleri yaklaşıyordu. Bazıları pencerelerde bunu büyük
bir heyecan ve sabırsızlıkla beklemekteydiler.
Kaan Yılmaz bir bara ya da bir meyhaneye gidip bir şeyler
içmek istedi. Sonra bundan vazgeçti. Bir yerde tek başına oturup
içmek tatsız ve keyifsiz olurdu. Arayabileceği kimsesi yoktu. Ailesi
İzmirdeydi. O İstanbula beş yıl önce üniversite için
gelmiş, sonra burada iş bulunca da kalmaya karar vermişti. Arkadaşları
okul bitince dağılmışlardı. Aynen lise bittikten sonra da dağıldıkları
gibi. Kimi şehrine dönmüş, kimi yurt dışına gitmiş, kimisi de
onun gibi, burada bir iş bulup çalışmaya başlamıştı. Kimseyi aramamıştı.
Kimse de onu..
Bir sevgilisi yoktu. Ayladan iki sene önce ayrıldığından
beri başka kimse olmamıştı. Bankadaki kızlar ilgisini çekmiyor ve
onunla ilgilenmiyordu. Zaten çoğu da evliydi. Bankada yakın olduğu
bir arkadaşı da yoktu. Buradan ayrılacağını düşündüğü
için insanlarla öyle çok sıcak ilişkilere girmekten kaçınmıştı.
Yapılan davetleri hep geri çevirmişti. Onlar da sonunda onu çağırmaktan
vazgeçmişlerdi. Kaan nasıl olsa bankadan ayrılacaktı. Fakat böyle
diye diye daha şimdiden altı ay olmuştu. Bu iş gereğinden fazla uzamıştı.
Yapacak şey yok. İşte hayat bu!
Sıkıntıyla iç çekti. Sokaklarda serin bir rüzgar
esmeye başlamıştı. Elinde taşıdığı ceketi sırtına aldı. Yapraklar
ağaçlarda usul usul sallanıyor, göç hazırlığındaki
kuşlar arada sırada başlarını kaldırıp güneye doğru bakıyorlardı.
Uzakta deniz sakindi. Güzel bir Eylül akşamıydı.
Her zamanki yoldan değil, daha önce hiç yürümediği
sokaklardan eve gitmek aklına geldi. Her gün aynı saatlerde hep aynı
şeyleri yapmak insanı çıldırtabilirdi. Bir kez olsun yüreğinin
sesini dinlemeye karar verdi. İlk sokaktan sağa saptı.
Sonraki sokaktan sola.. Sola.. Sağa.. Sağa.. Sola.. Böyle
böyle yürüyerek bayağı bir yol katetti. Bazen insanların çok
olduğu, kalabalık ve çarşılı sokaklara giriyordu. Buralardaki insanların
yüzlerinde telaşlı ve aceleci bir ifade görülüyordu. Herkes
bir şeylere yetişmenin telaşındaydı. Peşlerinden bir kovalayan varmış
gibi yürüyorlardı. Alışveriş yapılıyor, inanılmaz bir çokluktaki
mallar ve para büyük bir hızla el değiştiriyordu. Elleri çift
torbalı ev hanımları, bir ekmeği en ucuz gazeteye sarmış, kondusuna götüren
işçiler, elleri ceplerinde aylak aylak gezinenler, dilendirilen çocuklar,
tinerci gençler ve esnaf.. Geniş caddelerde polis arabaları bekliyordu.
Bazı yerlerde gençler el ilanları dağıtıyor: Yeni açılan
bir mağaza, bir bar, bir türkü evi ya da politik bir şeyler, miting
çağrıları falan.. Kaan bu tip şeylerden pek anlamazdı. Bir banka
tanıtımı ya da sosyalistlerin toplantısı. Onun için ikisi de aynı
kapıya çıkardı. Reklam reklamdır! diye düşünüyordu.
Eline tutuşturdukları ilanları, şöyle bir göz attıktan sonra
buruşturup atıyordu.
Yürüdü. İnsan kalabalıkları o anda görmek
istediği en son şeydi. Zaten sabahtan akşama kadar deri kaplı bir koltuğa
oturup insanlarla uğraşmaktan başka bir şey yaptığı yoktu. O yüzden
de sokakta yürürken başını kaldırıp bakmadı. Oysa başını
kaldırıp yüzlerine bir kez baksa, belki de gözlerindeki o gizli
ışığı görür, yüzlerdeki yazıyı okur, yorgun hatların
ve düşük gözlerin fısıldadıklarını duyardı. Bunu yapmadı.
Yalnızlıktan memnun değildi. Ama bunun bir çaresini de aramıyordu.
Haline yana yakıla bir ömrü tüketecekmiş gibiydi.
Önce Aylayı düşündü. Şimdi kim
bilir nerede ve kiminleydi. Bir erkek arkadaşı var mıydı acaba? Herhalde
vardır. Yumruklarını sıkıp dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı,
başını eğdi. Delikanlıda güzel Eylül akşamlarını takdir edecek
hal yoktu.
Annesini anımsadı. Onu özledi. Babasını.. Kardeşini..
Dedesini özledi.
Gözlerini kapadı. Yapayalnızdı.
Yüreğini dinledi ve sağ yola saptı. Sonra sol.. Sonra
yine sol.. Sonra sağ..
Bir kez daha sağa saptı ve uzakta onu gördü.
Issız, insandan boşalmış sokaklara gelmişti. On dakikadır
yollarda kedi, köpek ve kuşlardan başka kimseyi görmüyordu.
Bu son saptığı sokaksa bir çıkmaz sokaktı. Normalde geri dönüp
başka bir çıkış araması gerekirdi. Yalnız ufak bir sorun vardı.
Sokağın öbür yanında bir kadın, yerde baygın yatıyordu.
Bir an tereddüt etti. Etrafına bakıp kendinden başka
kimsenin olup olmadığını kontrol etti. Faydasız. Yapayalnızdı.
Bu kadını orada öylece bırakamazdı. Ne kadar şehirli
olsa da, bunu yapamazdı. İyi biriydi Kaan. İyi bir insandı.
Sokağa girdi. Sokağın girişinde büyük ve yuvarlak
çöp tenekeleri vardı. Paslı tenekelerdi bunlar. İçleri
doluydu. Fakat tuhaftır, sokakta bir tane bile kedi yoktu. Halbuki kedilerin
aradığı tüm şartlar bu sokakta mevcuttu: Ağzına kadar dolu çöp
tenekeleri, gölgeli duvarlar ve sokakta bir tane bile insan yok! Tabi yerde
yatan kadını saymazsak.
Kaan Yılmaz çamurlu yerlere ve parçalanmış
gazete kağıtlarına basarak yerde yatan gölgeli silüete doğru yürümeye
başladı. Bir yandan da kendi kendine homurdanıyordu:
Yüreğinin götürdüğü yere git..
Ve belanı bul!
Yürüdü.
Akşam olmuştu ve hava kararmaya başlamıştı. Üç
binanın arasında kalan ışıksız sokak, gölgelerle doluydu ve oldukça
da karanlıktı. Üstelik burada insanı tedirgin eden bir hava vardı.
Bir ölüm kokusu. Bir terslik. Kaan, yerde yatan kadının ölmüş
olmasından korktu. Yavaşça ona doğru yaklaştı. Arada sırada geriye
dönüp sokağa gelip giden birileri olup olmadığını kontrol ediyordu.
Beladan çekiniyordu. Eğer bir kadın çıkmaz bir sokakta yerde
baygın yatıyorsa, işte bu bela demektir. Tedirgin ve heyecanlıydı. Başına
iş alıyordu.
Sandığından daha fazla..
Kadına yaklaştıkça sokak daha büyük bir
karanlığa gömülüyor ve kadını gözlerden saklayan gölgeler
çoğalıyordu. Kaan kadına yaklaştıkça, duyduğu korku ve tedirginliğin
yerini büyük bir merak almaya başladı. Artık arkasına dönüp
bakmıyordu bile. Yalnızca yerde yatanı görmeye çalışıyordu.
Adeta hipnotize olmuş gibiydi. Kadını görmeye çalışıyor, ama
onu göremiyordu. Yaklaştıkça kadının görüntüsü
iyice gözden kayboldu, gölgelerin arasında kaldı. Hem de bu oldukça
mantıklı ve kabul edilebilir bir şekilde oluyordu.
Belki de aslında mantıksız, saçma bir şeydi bu. Belki de Kaan, rüya
görürken olduğu gibi, mantıksız ve olağan dışı olan bir şeyi
mantıklı ve olağan buluyordu. Kadının yerde yatan silüetine yaklaştıkça,
bir şekilde duvarlar ve akşam sebep oldukları gölgelerle kadının görüntüsünü
saklıyorlardı. Sanki bir ilüzyondu bu. Bir göz yanılgısı.. Yerdeki
kadınla arasında yalnızca bir metre kaldığında Kaan Yılmaz bu işte bir
gariplik olduğunu anladı. Uykudan uyanır gibi irkilip başını geriye çekti.
Fakat artık çok geçti.
Yerdeki gölge bir kadına ait değildi. Hiçbir şeye
ait değildi. Bir gölge kadar karanlık ve kuytu olmasına rağmen aslında
bir gölge de değildi o. Başka bir şeydi.
Kuytuluk yerde hızla kaydı. Kaana saldırdı. Ve onu
yuttu. Genç adam çığlık atacak kadar bile zaman bulamamıştı.
Yalnızca gözlerini dehşetle ve ağzını da sanki bağırıyormuş gibi
açtı. Bağıramadı. Gölgeli, karanlık bir sokakta, kuytuların
arasında, Kaan Yılmaz bu Dünyadan siliniverdi. Ortadan kayboldu.
Yok oldu gitti. Silindi.
Son saniyesinde genç adamın gözlerinin önünden
soluk bir hayatın sıradan ve bilindik görüntüleri geçti
yalnız. Bu görüntüler çok renksiz ve bulanıktı. Tanıdığı
birkaç kişi.. Ve koskoca yalnızlığı..
Güzel bir Eylül akşamıydı.
Dünya denen gezegende uygar insan sürüleri büyük
kalabalıklar halinde şehirleri dolduruyor ve anlatılamayacak kadar çok
işler yapıp, anlatılamayacak kadar çok miktarda acı çekiyor,
mutlu oluyor, gülüyor ve hüzünleniyordu. Sokaklarda anlatılmaz
bir akış vardı. Bu akışın, bu insanların, bu korkunç kalabalığın
içinde yalnız kalmamalıydınız.
Öyleyse siz de yalnız kalmayın!
Birilerine sarılın.. Birilerine tutunun. Birileriyle olun.
Konuşun, sevişin, gülün. Onlarla birlikte olun. Asla
da yalnız kalmayın. Çünkü o şey sizi gecenin içinde
bekliyor.
Bu gölgeler, bu kuytu, hiç tekin değil. Sizi içine, bu umutsuz, bu yalnız, bu karanlık yok oluşun, bu ulu ve sessiz gecenin içine çekmek için pusuya yatmış bekliyor. Sabırsızlıkla bekliyor. Yalnız kalacağınız ve gölgelerin ıssızında tek başınıza yürüyeceğiniz o korkunç günü bekliyor.