METEORDA UYANAN ÇOCUK
Önce bunu rüya sandı.
Uzayın soluk ışığı taş kütleyi aydınlatıyor. Simsiyah,
sonsuz boşluğun içinde beyaz yıldızlar ve renkli galaksiler var.
Fakat hiçbir şey aslında olması gerektiği gibi değil. Burada hiç
hava olmaması gerekirdi. Halbuki çocuk rahatça nefes alıp veriyordu.
Sonra bu yıldız kümeleri.. Birçoğu rengarenkti. Halbuki güneş
sisteminde böyle renkli yıldızlar çıplak gözle görülmezdi.
Tabi güneş sistemiyse bu.
Çocuk bir rüya gördüğünü sandığı
için önce pek fazla endişelenmedi. Ayağa kalktı. Rahatça
nefes alıyor. Veriyor. Alıyor. Veriyor. Al. Ver. Al. Ver. Al..
Sonra o güneşi gördü.
Kırmızı dev, inanılmaz, apayrı bir evren gibi ışıl ışıl
parlıyordu. Dev güneşin sıcaklığı meteordan duyuluyordu. Dev taş
kütle bu yıldızın yörüngesinde yol alıyor. Çocuk hayranlıkla
bu büyük, bu devasa yıldıza baktı. Sonra başını çevirip
bakışlarıyla diğer yönlerdeki yıldızları araştırdı.
Büyülenmişti.
Mavi, yeşil, kırmızı, mor ve lacivert yıldızların kalabalığı
göz alabildiğine uzanıyor, renkli yıldız kümeleri ve büyük
gaz bulutları korkunç, aralıksız bir döngü içinde
deviniyordu. Dairesel hareketlerle ivmelenen meteorlar bir anda ortaya çıkıp
bir anda kayboluyorlardı. Meteor yağmuru ve pulsar. Kozmik ışıklar ve ateş!
Bu sürekli akış, bu cümbüş, sanki hayatın ve var olmanın
bir kutlaması gibiydi. Çocuk büyülenmişti.
Gözlerinin önündeki bu kutsal ve sessiz hülyayı
ağzı açık seyrediyordu.
Birden acıyla irkildi. Başına bir şey çarpmıştı.
Parçalanan bir meteordan geriye kalan küçücük bir
zerre. Elini saçlarının arasına götürdü. Başı kanıyordu.
Bu kan!
Gözleri büyük açıldı. Demek ki rüya
değil bu! Peki, öyleyse?
Korkuyla sarsıldı çocuk. Evrenin derinliklerinde, bir
meteorun üstünde, Dünyadan binlerce ışık yılı uzakta,
yapayalnız uyanmıştı. Bu bir rüya değildi. Onun yerine, olabilecek
en korkunç YALNIZLIKLARDAN biriydi.. Dünya çok uzaklardaydı.
Işık bir saniyede üç yüz bin kilometreden
daha fazla yol alır. Bir ışık yılı ışığın bu süratle giderek
bir yılda aldığı yoldur. Çocuğun bir meteorun üzerinde, içinde
yol aldığı galaksi Dünyadan milyonlarca ışık yılı uzaktaydı.
Bilinmeyen bir nedenden dolayı çocuk bu büyük
taş kütlesinin üzerinde uyanmıştı ve açıklanamayan bir
şekilde hayatta kalıyordu. Ne radyasyon ne havasızlık ne de başka bir şey
sorun olmuyordu. Yalnızca sıcaklık biraz yüksek sayılabilirdi. Fakat
insanların hayatta kalabileceği sıcaklıkların bütün olası sıcaklıkları
gösteren bir çizelgede yalnızca küçücük bir
aralığı işgal edeceği düşünüldüğünde bunun da
ne kadar inanılmaz bir şey olduğu anlaşılıyordu.
Çocuk bir adım attı. Ellerini iki yana açmıştı.
Böylelikle, aklınca, herhangi bir sarsıntıda yere yuvarlanmamak için
önlem almış oluyordu. Bir adım daha attı.
Kolları açık..
Yer çekimi burada Dünyadakinin aynıydı.
Renkli güneşler ve gölgeli göktaşları çevresini
dolduruyordu. Biraz önce çocuğu büyüleyen bu manzara
şimdi onu korkutuyordu. Işık oyunları ve yıldızların o büyük
kalabalığı içinde korkunç bir yalnızlık duymasına yol açtı.
Gözlerini kapadı.
Çömeldi, ellerini yere koydu ve oturdu. Başını
ellerinin arasına alırken gözleri hala kapalı. Hafifçe titriyor.
Korkmuş.
Gözünü açtı. Burada böyle durmanın
kimseye bir faydası yok. Tekrar ayağa kalktı.
Meteorun üzerinde dolaşıp etrafı araştırmaya karar
verdi. Yürümeye başladı.
Ne bir bitki, ne biraz su, ne de bir kum tanesi vardı. Aslında
tuhaftır, çocuk hiç açlık hissetmiyordu. Susamış da
değildi. Canı su çekmiyordu. Sanki yemeye içmeye ihtiyacı yok
gibiydi.
Fakat buradaki bu yalnızlık. Açlık duymasa bile bu
yalnızlık onu öldürebilirdi. İnsan insanı arıyor.
Dünyadaki açlık sorununu çözdüğümüz
gün, biz de bu yalnızlıkla sarsılıp başımızı ellerimizin arasına
alacağız.
Güneş DOĞMUYOR. Sabah OLMUYOR. Burada akşam, sabah YOK.
Gün YOK. Güneş YOK. Yalnızca yıldızlar var..
Yalnızca rüzgar..
Yanında başka bir insanın gölgesi yoksa, bu devasa hayat
ışığı hiçbir şeye çare değil.
Çocuk açlık hissetmiyor. Ama yine de aç,
o! Yine de susuz.
Metorun üzerinde yaptığı araştırma sonuçsuz
kaldı. Fen derslerinde öğrendiği şeyleri hatırlamaya çalıştı.
Bunun bir faydası yoktu. Burada olan hiçbir şey bilimin gerçeklerine
uymuyor. Uyumsuz. Yanlış.
Yıldızların devinimi ve meteor uygun belki. Fakat
burada hiç hava olmamalıydı. Saçlarını dalgalandıran bu hafif
rüzgar..
Burada bir insanın hayatta kalması mümkün olmamalıydı.
Hava olsa bile, kozmik ışıklar, radyasyon ve yakındaki yıldızların sıcaklığı
savunmasız, küçük bedenini anında kavurmalı, küle çevirmeliydi.
Sıcaklık, basınç ve çekim.. Hiçbiri olması gerektiği
gibi değil. Hepsi yanlış. Ve hatalı.
Çocuk bu bilmeceyi çözebileceğine dair umutlarını
yitiriyordu. Evine bir daha asla dönemeyeceğinden korktu. Artık gerçeği
anlamıştı: Bu kesinlikle bir rüya değildi.
Eğer burada kalacaksa ve bu hep böyle olacaksa.. Bunun
yerine ölmeyi tercih ederdi! Acıkmak hiç sorun değil. Susamak
da öyle.. Fakat burada böyle, kimsesiz.
Nefes alıp vermeye mi diyorlardı yaşamak diye?
Yoksa başka bir şey miydi?
Burada bu yalnızlık onu öldürmese bile, çıldırtacaktı.
Okulda öğrettikleri ve ansiklopedilerde okuduğu kara
delikleri anımsadı. Keşke burada da olsaydı onlardan biri! Onu içine
çekseydi! Bu gri, dev meteoru.. Bu kırmızı, dev güneşi.. Her
şeyi ama her şeyi.. Işığı, maddeyi, tozu.. Maddeyi, tozu, zamanı.. Tozu,
zamanı, çocuğu.. Çocuğu.. Yalnızlığını..
Bir nefes aldı. Bir nefes daha. Sonra bir nefes.. Bir daha..
Çaresi yok. Değişmiyor. Ne bir kıpırtı.. Ne de bir
gölge.. Bir ses, bir dokunuş, biri.. Hiç kimsecikler yok burada.
Burada yalnız, yalnızlık..
Gözleri doldu. Dünyadaki hayatı düşündü.
Annesizliğini, babasızlığını ve kardeşsizliğini.. Bir yetimhanede kalıyordu.
Oradaki arkadaşlarını düşündü. Okulu.. Öğretmenini..
Oradaki yalnızlığını..
Dünyadaki yalnızlığı buradakine tercih ederdi.
Açlığı tercih ederdi.
Dünyadaki açlığı, ölümleri, işkenceyi
tercih ederdi.. Umudu tercih ederdi! Umudu tercih ederdi!
Burada umut yok.
Yere diz çöktü. Başını yine ellerinin arasına
aldı.
Karanlığın içinde hüngür hüngür
ağlamaya başladı.
Gözyaşları bu zemini ıslatan ilk şey oldular.