ÖLÜ YAŞAYANLARIN GECESİ
Hasan Bey sıkıntıyla kanalı değiştirdi. Televizyonda siyah beyaz bir korku
filmi başlıyordu: Yaşayan Ölülerin Gecesi Bu tip şeyleri,
sonraki gün sabah erkenden kalkıp okula gitmek zorunda olan küçük
çocukların bile henüz ayakta olduğu böyle erken bir saatte
yayınlamalarına Hasan Bey anlam veremiyordu. Sonra da yazarlardı gazetelerinde:
Uyuşturucuya Başlama Yaşı On Beşe Düştü! Satanist
Gençler İntihar Etti diye. Ederler tabi! Uyuşturucuya da başlarlar.
Sen bunu böyle yaparsan onlar daha neler yapar!
Televizyonda bir bok yok.
Kapatma düğmesine bastı.
Mualla Hanım mutfakta patlıcan kızartıyordu. Hasan Beyin
babası Süleyman Usta bir işçi emeklisiydi. Geceleri elli beş
yıllık eşi İkbal hanımla birlikte oturur, saatlerce tombala oynardı. Bazen
de gazete okumaya dalardı. İkbal hanım da böyle gecelerde eline iki
şiş alır, örgü örerdi. İki namaz arasını böyle dolduruyorlardı.
Hem de her akşam.
Baba, dışarı çıkalım?
Yok, olmaz.. Yorgun..
Baba, evde oturalım?
Beni hiç dışarıya çıkarmıyorsunuz.
İkbal Hanım deseniz böyle. Her zaman her şeyden şikayet!
Hasan da çok zevk alarak ve mutluluklar içinde yaşamıyor ki!
Biraz da Hasanı düşünün. Muallayı düşünün.
Mualla Hanım sofrayı kurmaya başladı. Oturduğu koltukta
bir magazin dergisinin sayfalarını karıştırmakta olan kızına sert bir
bakış attı. Kız dudaklarını büktü. Bir ergenin dolup taşan
öfkesiyle dergiyi pufa çarparak ayağa kalktı:
Üff anne yaa!
Mualla sinirlendi:
Her işe ben bakamam ki! Bari sofrayı kurmama yardım
et. Koca kız oldun! Bir şeylerle ilgilen artık!
Derya suratını astı. Ayaklarını yerlere pat pat vurarak
mutfağa girdi. Gözlerini devirdi, sonra annesine baktı:
İlgileniyorum zaten!
Konuşma!
Bu sırada Bora içerde, salonda oturmuş, babasının
elinden televizyon kumandasını nasıl alacağının hesaplarını yapıyordu.
Mutfaktan annesinin bu son, Konuşma! şeklindeki emri duyulunca
hafifçe sırıttı. Belki de annesiyle Derya arasında başlayan bu tartışma
eğlenceli olabilirdi. Fakat Derya annesine ikinci kez cevap vermedi. Anlaşılan
genç kız tartışma havasında değildi. Hemencecik annesine boyun eğmişti.
Demek ki bugün Deryanın muayyen günü de değil..
Boranın ilgisi kayboldu. Gözlerini tekrar babasının
sehpanın üzerine bıraktığı kumanda aletine çevirdi.
Planlar kuruyordu.
Haydi sofraya!
Mualla Hanımın sesi monoton ve heyecansızdı. Kadın belki
de bu çağrıyı pek de farkında olmadan, alışkanlıkla yapmıştı.
Zaten onun dışındakiler de bu sesi duymamış gibiydi.
Yemeğe diyorum!
Bu sefer daha bilinçli, biraz da kızgın bir ses..
Hasan Bey ayağa kalktı.
Haydi çocuklar sofraya. Bora! Sana diyorum!
Bora televizyon kumandasında odaklanmış gözlerini şaşkınlıkla
kırpıştırdı. Ne oldu? Ne var? Uykudan uyanmış gibi boş boş baktı babasına.
Neden sonra kavradı çocuk, babasının söylediği şeyi..
Tamam tamam.. Geliyorum..
Derya bardakları getirdi.
Mualla da tencereyi..
Haydi baba, gelin siz de..
Süleyman Usta gazeteyi yavaşça yere bırakıp yakın
gözlüklerini dikkatle gözünden çıkardı ve yine
dikkatle kabına koydu. İkbal Hanım da ördüğü kaşkolu şişlerle
birlikte ikili koltuğun yanındaki üstü camlı ufak sehpaya koydu.
İkisi aynı anda ağır ağır ayağa kalktılar. Yine aynı anda tam olarak
doğrulup dik durmayı başardılar ve yine aynı anda, aynı tonda of
dediler:
Of!
Yalnız, Süleyman Usta bu ofun yanına bir
de anam eklemişti. Yine de bu senkronize doğruluş eğer bir sokak
bienalinde sergilenen bir gösteri olsaydı bayağı bir alkış alırdı.
Bunun yerine genç Bora, dilini dudaklarının arasına
sıkıştırıp omuzlarını sarsarak güldü. Pek fazla ses çıkarmamaya
dikkat etmişti. Ne de olsa dedesiyle babaannesiydi onlar. Tabi aslında daha
çok babasını kızdırmaktan çekiniyordu.
Halbuki Hasan Bey de o sırada bıyıklarının altından kıs
kıs gülmekteydi. Sonra çocuklardan birinin onu görebileceği
aklına geldi, aniden biraz doğruldu ve toparlandı. Fakat çok geç:
Derya her şeyi görmüş! Kaşlarını kaldırmış babasına bakıyor.
Hasan Bey hafifçe öksürdü: Öhhö!
Derya elini kaldırıp parmaklarını birbirine sürerek
para işareti yaptı. Hasan Bey sıkıntıyla başını salladı.
Önce evet anlamında, sonra da sen görürsün
gibilerinden.. Derya hain hain güldü.
İkbal Hanımla Süleyman Usta iki ağır kamyon gibi ve
biraz da yalpalayarak yemek sofrasına yanaştılar. Ağır ağır oturdular
sandalyelerine.. Kaba etleri sandalyeleri birer kez de çatırdattı.
Yemek başladı. Yemekler güzel olmuştu. Tabi bu durum
İkbal Hanımı hayal kırıklığına uğrattı. Zira kadının en büyük
zevki, özellikle de akşam yemeklerinde, gelininin yaptığı yemekleri
bu böyle olmuş, şu şöyle olmuş diyerek yerin dibine geçirmekti.
Zaten, yemeklerin gayet güzel olduğu o akşamda da yaşlı kadın, Muallanın
lokmasını çiğneyişini ağzının içinde donduran bir laf etmekten
geri kalmadı:
Salatanın tuzu az olmuş!
Hanım!
Süleyman Usta gelinini çok severdi. Her akşam geliniyle
karısı arasında geçen bu soğuk tartışmalarda da hep gelinine destek
çıkardı. Karısı ne derse o da onun tam tersini söylemeyi adet
edinmişti:
Salatanın tuzu iyi. Gene başladın be hanım! Bırak
Allah aşkına şu kızın yemekleriyle uğraşmayı!
Mualla önce kayınpederine baktı. Sonra kaynanasına doğru
dönüp kadının gözlerinin içine bakarak ağır ağır
lokmasını çiğnemeye koyuldu. Sanki yaşlı kadına Seni de böyle
yerim sevgili kaynanacığım! demek istiyor gibiydi.
Mualla..
Hasan Bey karısını masanın altından bacağıyla hafifçe
dürttü. Mualla başını çevirip kocasına baktı. Bakışları
çok şey anlatıyordu. Hasan Bey başını sağa yatırıp, kaşlarını
kaldırdı ve masanın altında avuçlarını göğe çevirip
hafifçe gülümsedi: Ne yapalım karıcığım. Annemi
bilmiyor musun?
Gözlerinde bir parça da korku vardı adamcağızın.
Anlaşılan karısının soğuk, tehditkar bakışı onu biraz ürkütmüştü.
Bora ve Derya birbirlerine bakıp sessizce gülümsediler.
Her akşamki sofra keyfi bu akşam da başlamıştı. Yalnız bu akşam kavgalar
öyle pek ateşli değil.. Sıkıcı akşamlar içinde en sıkıcılarından
biri..
Dışarda Eylül akşamı hüzün yüklüydü.
Sarı sokak lambaları şehrin sisli yollarını aydınlatıyor. Burası bu
büyük Dünya.. Ölümlerin, kalımların, doğumların
dünyası.. Kim bilir şimdi nerede kim kiminle sevişiyor? Hangi işler
yapılmakta? Gölgelerin arasında bir başına ölen kız kim?
Evet, şimdi! Ve bu anda..
Belki de bir sokak arasında bir cinayet işleniyor..
Bir kıza tecavüz ediyor biri..
Biri işkence yapıyor..
Ve başka bir ülkede yine gün doğdu. Balıkçılar
ilk ağları sulara bırakıyorlar. Bu esrarlı, bu kocaman, bu güzelim
Dünyada kuş sürüleri göçüyor.. Herkesin
ve her şeyin üzerinden, usul usul.. Rengarenk.. Sessiz..
Sonra tüfekler patlıyor.
Tuhaf bir dünya..
Bu dünyanın tartışılmaz, tek hakimi Süleyman Usta
hafifçe geğirdi.
Derya, kızım, ilacımı getir bir zahmet..
Getireyim dedeciğim.
Derya ayağa kalktı.
Önce ellerini yıka.
Mualla yine bilinçsiz ve duygusuzca konuşmuştu. Konuştuğunun
farkında bile değildi belki de.. Görev diye konuşmuştu.
Evi temiz tutmalıyım.
İkbal Hanımın bu gece iyiliği üzerindeydi.
Eline sağlık kızım. Güzel olmuş.
Başlar şaşkınlıkla kalktı. Dedesinin ilacını almaya
giden Derya kız, salonun ortasında donakalmıştı. Şaşkınlıkla çatılı
kaşlarının altından babaannesine baktı. Kızım? Güzel?
İkbal Hanımın gelinine böyle övgü dolu sözler söylediği
duyulmamış şeydi! Muallanın gözlerinde, önce şaşkınlık,
şüphe ve sevinç karışımı ihtiyatlı bir bakış belirdi. Daha
sonra İkbal Hanımın sözlerinde samimi olduğuna ve bu sözleri
sahiden de içtenlikle söylediğine kanaat getirince kadının yüzüne
sıcacık bir gülümseme yayıldı. Mualla Hanımın kaynanasına
bu şekilde baktığı da daha önce görülmemişti. Bu akşam
yeniliklerle dolu sürprizli bir akşamdı! Mualla Hanım konuştuğunda
bu mucizevi akşamın artık onları şaşırtamayacağını düşünenler
yanıldıklarını anladılar.
Kadın sevgiyle konuştu:
Teşekkürler.. Anneciğim. O senin kendi güzelliğin!
Hasan Bey babasıyla gözgöze geldi. Mutlulukla birbirlerine
gülümsediler.
Bora, acaba içlerinden biri bu büyülü
anı benimle de paylaşmayı düşünür mü diyerek dedesi
veya babasıyla gözgöze gelmeye çalıştı. Ne de olsa artık
o bir ERKEK olmuştu. Fakat ne babası ne de ihtiyar dedesi ona doğru bir dönüp
bakmadılar bile. Çocuk buna çok üzüldü.
Hasan Bey o mutluluk anını geride bırakmaya başladıkları
ilk saniyelerde hafifçe kaşlarını çatıp sağ elini yanağına
doğru götürdü. Bir yandan eliyle yanağını aşağı yukarı
sıvazlarken, bir yandan da düşünüyordu: Bir terslik vardı.
Bütün yemek boyuncu bir şeyin eksikliğini hissetmişti ama bunun
ne olduğunu bir türlü bulup çıkaramamıştı. Yemek boyunca
masadakiler birbirleriyle fazla konuşmamışlardı. Annesiyle karısının
-bu sefer gözleri yaşartan mutlu bir sonla noktalanan - her akşamki olağan
tartışması dışında yemek boyunca söylenenler sadece Tuzu uzatır
mısın? Bir bardak su koysanıza Biraz daha koy
gibi, yedikleri yemekle ilgili birtakım emir cümleleri ve ricalardı.
Ama bir eksiklik vardı. Bir eksiklik vardı.. Var da, ne?
Tabi ya!
Hasan Bey keyifle sırıttı. Nasıl olmuştu da kimse daha
önce farkına varamamıştı? Halbuki onsuz....
Boraya seslendi:
Bora! Getir bakayım şu televizyonun kumandasını! Niye
kapalı ki bu alet?
Öyle ya! diye sevindi Süleyman Usta. Ben
de bir şey eksik diyorum! Ama ne? Televizyonun sesi yok! Açın bakalım
şu mereti!
Bora başını iki yana sallayarak getirdi kumandayı.
Ne oldu oğlum?
E, sen kapattın ya baba, televizyonu.. Ben de sıkıntıdan
patladım yemek boyunca!
Söylesene oğlum televizyon kapalı diye.. Farkında
değiliz ki biz! Allah Allah!
Neyse, ver bakalım şu aleti.. Bismillah!
Düğmeye bastı.
Bu noktadan sonra neler olduğu pek de öyle kolay kolay
açıklanacak şey değil.
Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettiler....
Süleyman Ustayla Hasan Bey bir ara tavla oynadı. O akşam
Hasan Bey babasını beşe üç yendi. Süleyman Usta homurdanarak
sandalyeden kalktı. Hasan Bey keyiflenmişti.
İkbal Hanım örgüsünü örmeye devam
etti.
Mualla Hanım mutfaktaki işleri kolayladıktan sonra, bilinmeyen
bir sebepten dolayı, zaten pırıl pırıl olan büfenin tozunu aldı.
Derya dergisini karıştırmaya devam etti.
Bora camdan dışarı baktı. Tavla oynayan babasıyla dedesini
izledi. Dedesinin koltuğuna oturup gazetelerin spor sayfalarını okudu.
Televizyon hep açıktı. Böylece hayatlarında hiçbir
şeyin eksik olmadığına inandılar.
Sanki televizyonun o kısık, tekdüze sesi ve o büyülü,
mavi ışığı hayatlarındaki bütün boşlukları dolduruyordu. Televizyon
açıktı: Demek ki her şey yolunda!
Dünyadaki açlığın ya da silah satıcılarının
sudan sebeplerle çıkardığı savaşlarda ölen sayısız küçük
çocuğun hiçbir önemi yok. Eğer bu görüntü
gelirse ekrana, kanalı değiştirsiniz, olur biter. Belki bir küfür
savurur ve günahlardan arınırsınız. Sizin bunla ilginiz yok. Başka
bir dünya orası.
Orası, Televizyon Dünyası!
Haberlerdeki katliam ve film birbirinin aynı! Petrolde boğulan
martı aslında gerçek değil.. Gerçek değil, gece görüşlü
ekranda roketin gönderildiği binanın infilak edişi! Bunlar kurgu.. Bunlar
hayal.. Gerçek olansa sizsiniz..
Sıradan geceleriniz..
Uykuya dalışlarınız
.
Önce İkbal Hanım yattı. Sonra da Süleyman Usta.
Derya, Bora ve Mualla.. En son da Hasan Efendi..
İyi geceler!
Dileyin.
İyi geçmesini umun.
Ölü yaşayanlar böyledir. Her gece aynı dört
duvarın arasındaki o hep aynı yatağa girip uykularına dalarlar.
Televizyon açıldıktan sonra bu evde neler olduğu öyle
pek de kolay kolay açıklanacak şey değil!
Ama sizler anlarsınız.