RÜYA
Önce bir savaş meydanını gördüm. Manzara korkunçtu.
Patlamaların, ateşin ve dumanın içinde yaralı insan bedenleri yerlerde
sürünerek ilerlemeye çalışıyor, kopmuş organların, el,
ayak ve kolların kanlı yığını gitgide büyüyordu. Camlaşmış
ölü gözleriyle bakıyordu gencecik delikanlılar. Ateşin sıcaklığını
hissediyordum. Ben büyük bir kayanın arkasındaydım. Yanımda hiç
tanımadığım birisi vardı. Sonra birden bana döndü: Bakışları
dehşetle dolu ve de şaşkındı. Benimle sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi
konuştu:
Galiba yanlış yerdeyiz. Birliğe ulaşmaya çal....
Seken bir kurşun, beni önceden tanıdığı anlaşılan
adamın sol gözünden içeri girdi. Yere yığıldı. Başından
akan kan ince bir çizgi halinde toprağa yürüdü. Toprak
kanı kurak bir tarla gibi iştahla içine çekti.
Tüm kan nehre akıyordu. İki tane dar, tahta köprüyle
geçilen, suları sakin, genişçe, gri nehrin iki yakasında alevler,
patlamalar ve sonu gelmeyen ölüm dolu bir kurşun yağmuruyla süren
anlatılmaz bir kıyım vardı. Genç bedenler paramparça olup
yerlere savruluyor, ama yine de geride kalanlar, çaresiz, ileri doğru
koşuyorlardı, ileri, hep ileri.. Marş! Gözlerinde bilinç kaybı,
korku ve dehşet.. Sonra bir büyük patlama daha oluyordu. Ve dağılıyordu
çevreye: Kol, bacak ve et..
Çok anlamsız bir şeydi bu.
Birdenbire kendimi bir partide buldum. Bir doğum günü
kutlamasıydı bu. Yıllar önce ölmüş olan ağabeyimi gördüm.
Şimdi adını çıkaramadığım bazı eski dostları.. Ev bir güzel
süslenmişti. Bakırköyde eskiden oturduğumuz evdi bu. Doğum
günü çocuğu bendim. Yeniden o küçük, minik
bedenin içine geri dönmüştüm. Annem birazdan pastayı
getirecekti. Heyecanlıydım. İnsanlar hediye paketleriyle gelmişti. Demet
de oradaydı. O zamanlar sadece küçük, neşeli bir yumurcaktı
o. Aşık falan da değildim. Gerçi sadece küçük,
neşeli bir kız çocuğu diyerek küçümsememelisiniz.
Küçük, neşeli kız çocuklarında bu
büyülü, bu devasa, bu zalim Dünyayı değiştirecek
kadar büyük bir güç saklıdır. Kutsaldır onlar..
Hava karardı. Sahilde yürüyorduk. Uzakta çok
büyük bir kalabalık vardı. Sonra birden meydana bir araba girdi.
Küçük araç kalabalığın içinde insanlara çarparak
büyük bir hızla ilerliyordu. Silah sesleri duyuldu. İnsanlar paniğe
kapılıp kaçışmaya başladı. Ezilenler, ölenler oldu. Bulunduğumuz
yerden her şeyi açıkça görebiliyorduk.
İşin tuhafı bizim olduğumuz yerde akşam olmasına reğmen
meydanda daha gündüzdü ve ortalık aydınlıktı. Ölenler
oldu.
En tuhafıysa bu Dünyanın ta kendisiydi. Hüzünlü
Eylül akşamları ve büyük şehir halklarının o tekdüze
yalnızlığı.. Bu engellenemeyen bir şeydir. Sanki ne kadar büyür
ve ne kadar çoğalırsak o kadar yalnız kalıyor ve birbirimizden o
kadar çok ayrılıyorduk. Çoğul bir yalnızlıktı bizim yalnızlığımız.
Bahar akşamlarından biri ya da kara kışta gri bir sabah.. Farketmiyordu.
Yine o yalnızlığı duydum o yaz akşamında. Bir yazlık
evin girişinde, beyaz bir masanın çevresinde, vernikli, parlak pergulelerin
ılık gölgesinde oturuyorduk. Yanımdakilerden hiçbirini tanımıyordum.
Yalnız, masadaki iki adamdan biri geçen yıl yazlıkta tanıştığım
emekli albaya benziyordu. Sanırım oydu gerçekten. Fakat suratı sanki
biraz eskisinden farklı gibiydi. Karısı da ilkokul öğretmenime benziyordu
biraz. Uzaktan.
Birden bir deprem başladı. Evden dışarı çıktık.
Gökyüzü yıldız doluydu. Kırsalda gece, şehirde olduğundan
daha parlaktır. Yapay şehir ışığının geceye vuran şavkı burada zayıftır.
Yıldızları görürsünüz.
Tsunami vuracak. Çabuk çatıya çıkın.
Çubukları getireyim.
Çubuk dediği neydi, anlamamıştım. Ne işimize yarayacaktı?
Çubuk ne? Ne çubuğu? Ne saçma, çubuğu
ne yapacağız ki?
Annem saçmalamamamı, acele etmemi söyledi.
Biz bizim çubukları bahardan hazırlamıştık.
dedi.
Kır ölümüne güzeldi. Bir bahar günü..
Büyük yalnızlık.. İçimde korkunç bir aşk acısı
duydum. Gerçek hayatta olduğu gibi ve gerçek hayatta olduğu
kadar gerçekti. Midem büzüldü. Nefes alamıyormuşum gibi
geldi. Derin bir nefes almayı denedim. Havayı sanki yeteri kadar içime
çekemiyordum. Boğulur gibi oldum, silkinip bir iki adım ileri koştum.
Daralmıştım.
Az ilerde küçük bir kız tek başına ip atlıyordu.
Beyazlar giyinmişti. Korku filmlerindeki esrarlı kız çocuklarına
benziyordu. Hatta onlardan biriydi. Ama bu kızı tanıdığımı hissediyordum.
Aşık olduğum kadınla bir ilgisi vardı onun. Aşık olduğum o değildi,
hayır, fakat onu tanıyordu. Aşkımı hiç değilse ona açmak
istedim, içimi dökmek, sancıyı biraz olsun hafifletmek, biraz
olsun nefes almak. Ona doğru yürümeye başladım. Fakat ben yürüdükçe
küçük kız benden uzaklaşıyordu. Halbuki o yine olduğu yerde
ip atlamaya devam ediyordu. Ve ben toprağı, otları ve küçük
bir çayın hafif kıvrımlarını ağır ağır geride bıraktığımı
görüyordum. Ama küçük kıza bir türlü ulaşamıyordum.
Duygularımı ona açacaktım. Açamadım. Olmadı. Sancılar içimde
kaldı.
Birdenbire zaman ve mekan tekrar değişti. Şimdi bulunduğum
yer tıpkı bir bayram yeriydi. Oldukça da kalabalık. Burası bir büyük
şehrin meydanıydı. Bu da bir bayram kutlaması ya da bir konser. Gece üzerimizde
sessizce uzanıyordu. Gözlerim kalabalıkta o küçük kızı
aradı.
Arkadaşlarıyla birlikte yanıma geldi. Büyümüştü.
Ben aslında onu seviyorum ama sen de onun kadar güzelsin.
diye düşündüm.
Bana, sırf güzelim diye mi beni seviyorsun diye çattı.
Sırtını döndü. Küsmüştü.
Annem, babam ve ben. Kardeşim. Ağabeyim. Bütün arkadaşlarım.
Bütün tanıdıklar. Benim tanıdığım ama birbirini tanımayan bütün
o güzel insanlar.. Bir aradaydık. Bütün hayatım boyunca hayal
ettiğim bir şeydi bu. İşte sonunda gerçek oluyordu. Üstelik
başkaları da vardı. Tanımadığım dostlarım, tanımadığım sevgililer
ve birçok ünlü insan. Şarkıcılar, sinema oyuncuları, sporcular,
şairler ve yazarlar. Çoğu yıllar önce ölmüştü.
Hepsi beni tanıyordu. Gecenin yıldızı bendim. Sanki bütün evrende
beni tanımayan ve sevmeyen tek bir kişi bile yoktu.
Sonra az kişi kaldık. Yine gece, yine yıldızlar. Şehrin
kalabalığını hissediyordum. İnsanlar evlerindeydi. Ama ne yazık!
Meteoru ilk ben gördüm.
Korkunç bir heyecan dalgası benliği sardı. Sevdiklerim
için korktum. Birçoğu yanımdaydılar. Onlara sarıldım. Onlarla
birlikte olduğum için mutluydum. Aklıma bir eski sevgili takıldı
yalnız. Neredeydi şimdi kim bilir?
Dünyanın sonu gelmişti. Ruhlar olup uçacaktık.
Belki de bir yerlerde hepsiyle buluşacaktık.
Tuhaf bir dünyadayım şimdi. Enteresan yapılar. Gökte
iki ay.. Garip turuncu bir ışık Dünya dışı uzay kentini aydınlatıyor.
Bu biraz da bizim günbatımına benziyor.. Büyük gözlü,
beyaz tenli yaratıklar yanımda ayakta durmuş bana bakıyorlar. Kafamda bir
ağırlık var. Sanırım bir çeşit başlık. Aynı rüya devam
ediyor. O aynı gariplik hissi. İnsanlık dışı, Dünya dışı bir kent
bu.. Yaratıklar da öyleler.
Biri üstüme eğildi.
Seni budala bu gerçek. HEPSİ gerçek, rüya
değil!
Gözlerimi kırpıştırıp yüzüne baktım. Anlamaya
çalışarak..
Sıkı sıkı yumdum gözlerimi. Bu bir rüya olmalıydı!
Sanki bir ilgisi varmış gibi, gözlerimi kapatırken dudaklarımı da
birbirine bastırıp nefesimi tutmuş ve yumruklarımı sıkmıştım.
Gözlerimi açtığımda hala ordaydı.