VAN
En kötüsü de şu başbelası sivrisineklerdi! Karanlığın içinde
yapışkan, aptal ve yavaş, uçuyorlardı. Bir tanesini kovuyor, hatta
öldürüyordunuz, fakat hemen onun yerine birkaç tane başka
sinek birden üşüşüyordu. Baştan kaybedilmiş bir savaştı
bu. Bu küçük yaratıklar kelimenin tam anlamıyla, kana susamışlardı.
Umarsızca Dünyanın efendisi olan insanların üzerine konuyor
ve küstahça onların kanlarını emmeye yelteniyorlardı. Verdikleri
rahatsızlık umurlarında bile değildi. Çok düşüncesizdiler.
Van Gölü denen bu mağrur, esrarlı ve kutsal oluşum,
Artos ve Süphan dağlarının arasında sessizce uzanıyordu. Araştırma
gurubu on iki günden beri gölün kıyısında kamp yapmaktaydı.
Gölün sodalı sularına dalıp irtifa dalışı tabloları çıkarıyorlardı.
Araştırmanın diğer bir amacı da göldeki hayatı incelemekti. Bu konuda
fazla zorluk çekmeyecekleri kesindi, zira gölde yaşayan gözle
görülür en büyük canlı, insanlardan kaçmamasıyla
ünlü incikefali balığıydı. Onun dışında gölde yaşayan
balık yoktu. Onun da bu ortamda yaşıyor olması aslında bir mucizeydi. Çünkü
göl çok tuzlu ve bazikti. Suyun pH değeri biraz daha yüksek
olsaydı elinizi içine soktuğunuzda derinizin yanarak soyulduğunu görecektiniz.
Ahmet Kemal araştırma ekibinin başındaydı. Sivrisineklerden
ve gölün esrarengiz, hatta tehlikeli sayılabilecek havasından bıkmış
usanmıştı. Gölün korkunç ıssızlığında insanı tedirgin
eden bir şeyler vardı. Bir kere bu göl ölüydü.İçinde
tuhaf bir balıktan başka hayvan yaşamıyordu. Gölün üzeri
bomboştu. Tek bir feribot seferiyle birkaç balıkçı teknesinin
dışında gölün durgun yüzeyi yalnızlığına mahkumdu. Zaten
bin altı yüz metreden daha yüksekte böylesi bir gölün
var olması bile insanı şaşırtan ve tedirgin eden bir şeydi. Üstüne
üstlük gölün içinde renkli bir hayatın, bir yaşam
cümbüşünün sürdüğünü göremiyordunuz.
Bu da işin tuzu biberi oluyordu. Bu göl ölüydü. Hem Ahmet
Kemal zaten oldum olası göllerden pek hoşlanmazdı. Suyu değiştirilmeyen
akvaryumları anımsatırdı ona göller. Bir de göl kıyısında işlenen
cinayetleri.. Belki de böyle düşünmesine seyrettiği bazı filmler
neden oluyordu. Göl kıyısında seri cinayetler işleyen sapık katillerle
ilgili bazı korku filmleri..
Araştırma gurubu, araştırma gezisinin on üçüncü
gününün akşamı bir gece dalışı yapmaya karar verdi. Malzemeyi
yüklenip kıyıya götürdüler. Hazırlıklar tamamlandı.
Işıklar yakıldı. Suya daldılar.
Gölün ölü suları gecenin karanlığında
korkunç bir kabus gibiydi. Aslında burada ne katiller, ne köpek
balıkları, ne de piranalar vardı. Fakat en derin, en güçlü
korku, yani bilinmezlik korkusu, hemen yanıbaşlarındaydı. Karanlıkta suyun
yalnızca ellerindeki fenerlerle aydınlanan kısmını görüyorlardı.
Onun dışında suda ne var, bilemiyorlardı. Orada her şey olabilirdi: Yıllardır
kayıp olan bir çocuğun iskeleti, ayağınıza takılıp sizi dipte
tutarak boğulmanıza neden olacak bir çapa, girdaplı, derin bir çukur,
suyun altında yatan paslı bir araba, kedi ölüleri, mayın. Her şey
olabilirdi. Çünkü o bilinmeyendi. Parlak gün ışığında
gördüğünüz zaman, bir dönüp bakmayacağınız,
ilgi göstermeyeceğiniz şeyler, bu karanlık Eylül akşamında başka
bir dünyadan ya da geçmiş çağlardan, hatta başka bir dünyanın
geçmiş çağlarından fırlayıp gelmiş garip, yabancı cisimler
gibi görünüyorlardı. Feneri belli bir yöne çevirdiğiniz
zaman orada neler olduğunu yapay, beyaz bir ışıkta görüyordunuz,
fakat geriye kalan her şey birdenbire karanlığın içinde kalıyordu.
Sizin bunu böyle yapmaktan başka çareniz yoktu. Fakat bu böyle
olunca kaçınılmaz olarak, biraz önce açık saçık
gördüğünüz yer yeniden nice gizleri saklayan esrarlı bir
bölge olup çıkıyordu. Belki de dev bir canavar ona yönelttiğiniz
ışıktan kaçıp şimdi buraya sığınmıştı.
Sudan çıktılar.İncikefali balıkları suyun altında
her zamanki yaşantılarını, şimdi onları izleyen ve fotoğraflarını çeken
bu iri, paletli, gözlüklü, tüplü, tuhaf yaratıkların
varlığına rağmen fazla bir değişiklik yapmadan sürdürüyorlardı.
İçlerinden biri hariç.
Ahmet Kemal bir balıkçı teknesinin uzaklardan geçtiğini
gördü. Teknede yanan fenerler gölün yüzeyini biraz
olsun aydınlatıyordu. Bir radyoda çalan bir türküyü
duydular. Gecede çalan bu şarkı sudaki dalgıçların, özellikle
de Ahmet Kemalin, yalnızlıklarının farkına varmalarına yol açtı.
Hüzünlü bir kadın sesi bin altı yüz metre yükseklikte
bir gölün içinde, bu Eylül gecesinde yüzerken duydukları
yalnızlığı büyüttü, büyüttü ve en sonunda
dayanılmaz bir hale getirdi. En azından Ahmet Kemal için. Ahmet Kemalin
bir ailesi yoktu. Hayatı boyunca sadece tek bir kadını sevmişti. Onu da
kaybetmişti.
Gece karanlıktı. Gözlerinin dolduğunu kimse görmedi.
Siz çıkın. Ben geliyorum.
Ahmet Kemal böyle dedi. Balıkçı teknesi, ışıkları
ve müziğiyle hayatı taşıyarak ağır ağır yanlarından geçip
gitti ve uzaklaştı. Adeta minyatür bir şehir ya da yüzen bir ada
gibi görünmüştü gözlerine. Gecenin içinde yalnızlıkları
öylesine büyüktü.
Sudan çıktı diğerleri. Merakla birbirlerine baktılar.
Ahmet Bey acaba niçin suyun içinde kalmıştı? Bu saatte incikefalleri
bile artık uykuya dalmıştır.
İçlerinden biri hariç.
Ve o içlerinden biri suyun yüzeyine
çıkarak fazla bir ses çıkarmadan Ahmet Kemale doğru yüzmeye
başladı.
Dalış ekibindekiler yaratığı farkettiler. Ahmet Kemale
var güçleriyle bağırıp adamı uyarmaya çalıştılar.
Ahmet Kemal oralı olmadı. Suyun yüzeyinde kıpırdamadan durdu. O zaten
kendine doğru gelen şeyi çoktan görmüştü. Uzunca bir
süre önce. Hepsinden önce.
Yaratığın yalnızlığı hissediliyordu. Tarih öncesinden
kalma bu ulu suyun içinde, herkesten ve her şeyden uzakta, hüzünlü
ve huzurlu bir yalnızlıktı onunki. Ne bir karışanı vardı, ne de sorumlulukları.
Fatura ödemiyordu. Aşk acısı çekmiyordu. Bir şeyleri zamanında
yetiştirmek için uğraşmıyordu. Hesap vermiyordu. Düşmanı yoktu.
Gölün suyunu içip gölde yaşayan mikro organizmaları
yiyerek hayatta kalıyordu. Tüm bunların yalnızca tek bir bedeli vardı:
Bu tarih öncesi gölde, bu Eylül gecelerinde, bu sodalı suyun
içinde sürüp giden yalnızlığı.. Öyle bir yalnızlıktı
ki bu, bir eşi benzeri daha en kalabalık şehirlerde bile görülmemiş
henüz..
Fakat Ahmet Kemal yalnızlığa alışkındı. Ve bu bedeli
ödemeye, o çoktan razıydı.
Suya daldı Ahmet Kemal.
Bir daha da hiç çıkmadı.
Araştırma gurubundakilerin geceyi bölen çığlıkları,
suya girerek Ahmet Kemali bulmaya çalışmaları, bulamamaları,
sonra şehre dönüşleri, cenaze töreni, Eylül, hüzün
ve yalnızlığınız, hepsi de berbat şeylerdi..
Yine de en kötüsü şu baş belası sivrisineklerdi!