YÜRÜYEN
Geliyorlar! diye haykırdı genç Osman. Geliyorlar!
Köye koşarak girmişti. Güneşten kararmış yüzünde
gözleri dehşetle açılmış, yüz hatları gerilmişti. Tozlu
yolda tökezledi, düşecek gibi oldu, düşmedi, koştu ve koştu..
Kahvedekiler ayağa kalkmış neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Bazıları ellerini gözlerine siper edip bakışlarıyla genç Osmanın
geldiği yönde sarı ufku taradılar. Görünürde bir tuhaflık
yoktu. Her zamanki sarı ova, güneşin altında kavrulan tarlalar, yer
yer yeşil çayır, su.. Toz toprak içinde yollar, yapış yapış
gün.. Uzaklarda, görünmeyen bir yerlerde kertenkeleler kaçışıyor,
fareler ürüyor, türlü böcek ve kuş ve kurt insanlara
görünmeden maceralı, tehlikeli ve kutsal bir hayatı sürdürüyorlardı.
Tabi çekirgeleri de unutmamalısınız.
Ve bir de kurbağaları..
Orman..
Dedi bir.
Kahveci Rıfkı suratında Ne oluyoruz? der gibi
bir ifadeyle dudaklarını birbirine bastırmış, kollarını iki yana açmış,
kaşları hafif çatılı, genç Osmana doğru hareketlenecek
oldu. Fakat daha o delikanlının yolunu kesip, eliyle genç adamın kolunu
kavrayamadan genç Osman yanlarından fırtına gibi geçip Hasan
Emminin evine doğru koşmayı sürdürdü. Rıfkı az kalsın
devrilip yere kapaklanıyordu.
Yavaş.. Allah Allah, Allah Allah!
Deli mi ne?
Ardından bakakaldılar.
Kahvede bir şaşkınlık ve merak mırıltısı başladı.
Niçin kaçıyordu Osman? Neden kaçıyordu?
Yeniden Osmanın geldiği yöne, ufka baktılar. Ne
bir insan, ne araba, ne de başka şey: Hiçbir şey! Koyu gri bulutların
altında sessiz upuzun yatan ova.. Ekili tarlalar, bir çay.. Rüzgarla
sürüklenen saman topları.. Ve sıcak.
Sonunda genç Osmanı ciddiye almamaları gerektiğine
karar verdiler. Ne de olsa gençti o. Delikanlıydı. Kim
bilir hangi renkli hayal kanını tutuşturdu da böyle dellenmiş koşuyor.
Gözleri çakmak.
Hangi kızın memeleri? diye ekledi Murtaza.
Bir kahkaha koptu kahvede. Keyifleri yerine gelmişti. Oyunlarına
döndüler.
Yalnız, biraz önce delikanlının bakışlarında görülen
o korku dolu ifadeyi daha iyi süzenler biraz tedirgin olmuşlardı. Arada
bir başlarını kaldırıp ufka doğru bakıyorlardı. Bir ikisi kalkıp dışarı
çıktı. Ellerini siper edip yine ufka doğru baktılar. Ufka baktılar:
Sessizlik. Gün batımı. Turuncu ışık başlamış. Alaca kara..
Hafif serin.
Ve ıssız.
Sonunda şüpheler kayboldu. Dışarı çıkanların
bazıları başlarını iki yana sallayarak kahveye geri döndüler,
bazıları da, arada sırada yolda durup geriye dönerek ve ellerini gözlerine
siper edip batıya doğru bakarak evlerine doğru yürümeye başladılar.
Akşam olmuştu.
Osman eve vardığında güneş batmak üzereydi. Aceleci
ayakları yerleri dövüyor, delikanlı yere düşmemek için
kollarını yana açmış, elleriyle havada daireler çiziyordu.
Hasan Emmi! Hasan Emmi!
Hasan Emmi karısı Haticeyle birlikte bütün gün
tarlada çalışmış, bitkin düşmüştü. Kümese tavukları
yemlemeye gidiyordu. Geçen zamanın ve güneşin kırıştırdığı
alnının altındaki parlak gözleri merakla Osmana döndü.
Ne işi vardı bu saatte? Mesaisi bitmiş miydi? Korucuydu genç Osman.
Köylüler zaman zaman toprak açıp tarla yapmak için
ağaçları yakarlardı.. Osmanın görevi de buna mani olmaktı..
Lanetli ekeneklerdi ekilen bu toprak..
Hasan Emmi de yapmıştı bunu. Ağaçları yakmıştı,
toprak açıp tarla yapmak için.. Ama bu durumdan hiç hoşlanmıyordu.
Ölülerin küllerine ektik bu tohumları
diyordu Hatice.
Ölülerin küllerine..
Devlet propagandası Hasan Emmiyi etkilemişti. Devlet
ona ağaçları sevmesi gerektiğini, ağaçların onun için
çok değerli olduğunu söylüyordu, demek ki o da, ağaçları
seviyordu. Ağaçlar değerliydiler.
İyi de, genç Osmanın bu saatte burada işi ne?
Onun hala ormanda olması gerekmez miydi? Hem ne bu hali? Korku dolu bakışlar,
bembeyaz bir yüz. Beti benzi atmış. Soluk.
Nefes nefese durdu genç.
Hasan Emmi.. Hasan Emmi..
Noldu Osman? Ne bu hal?
Genç Osman göğsü körük gibi inip
kalkarken başını kaldırıp Hasan Emmiye baktı. Delikanlının gözlerindeki
sessiz dehşeti gören yaşlı adamın tüyleri diken diken oldu.
Mehmet, emmi, Mehmet! Onlar geliyor.. Onlar.. Mehmeti
öldürdüler!
Hasan Emmi şaşırdı. Bir an şüpheyle genç Osmanı
süzdü, fakat gencin doğruyu söylediği belliydi. Gözlerindeki
korku bütün şüpheleri siliyordu.
Kim yaptı Osman? Onlar kim?
Yaşlı adam Osmanın omuzlarından tutmuş, onu hafifçe
sarsarak çatallı sesi ve sert aksanıyla genç adama soruyordu.
İhtiyar heyecanlanmış, endişeye kapılmıştı.
Genç Osman başını hafifçe kaldırıp yaşlı
adamın omzu üzerinden odaksız bakışlarla boş boş bakındı.
Mırıltısı şimdi tekdüze, anlamsız ve sadeydi: Geliyorlar..
Onlar.. Çabuk..
Osman? Osman!
Osman bayıldı.
Tam o sırada Hatice Kadın odaya girdi. İnekleri sağmış,
elinde bir kova ılık süt taşıyordu.
Anam!
Osmanı yerde baygın görünce kovayı yere bırakıp hemen genç
adamın yanına seyirtti. Yere çömelirken elleriyle eteklerini topladı.
Genç korucunun başını yavaşça tutup kaldırdı ve şaşkın
bakışlarla kocasına baktı.
Ne oldu Hasan? Ne oldu?
Hasan Emmi olanlardan hiçbir şey anlamamıştı.
Ne bileyim ben.. Dellenmiş! Mehmeti öldürmüşler
diyor.
Hatice kadın korkuyla Hasana baktı.
Ne bileyim.. diye tekrar etti yaşlı adam, çaresiz.
Jandarmaya haber verelim.
Hasan bir karısına baktı, bir de yerdeki baygın Osmana.
Hatice doğru diyordu. Bu işten jandarma anlar.
Doğru diyorsun. dedi ihtiyar. Ben gider haber
veririm.. Sen tez..
.
İşte tam o sırada kanlarını donduran o korkunç sesi
duydular.
Akşam olmuştu. Gece kuşları kıpırtısız bekliyor, ayın
soluk ışığı tepeleri, kireç damları ve toprağı korkunç
bir manzara şeklinde aydınlatıyordu. Bu ölgün, soluk ışıkta
sanki köy bembeyaz bir karabasan kenti, bambaşka bir dünyadan bir
yer gibiydi. Çevresi ıssız ve boştu. Ne bir ağaç, ne bir köpek,
ne de at.. Bir Allahın kulu bile yürümüyor köye giren
ve köyden çıkan o dapdaracık yollarda. Jandarma komutanlığı
on kilometre ötede.
Kahveden arada sırada, bir kahkahanın ya da oyunlardan birinde
kazanan birinin attığı bir zafer çığlığının sesi geliyordu.
Sonra bu değişti.
Haticeyle Hasan, kahvedeki yaşlı başlı adamların, koca
koca heriflerin, çocuklar, kadınlar gibi, hem de hep bir ağızdan haykırdığını
duydular. Acı dolu çığlıkları geceyi yırtıp atıyor. Ama ne bir
silah sesi var ne de havlayan köpekler. Bu öyle bir şey değil zaten.
Yirmi kadar adamın, aynı anda, sanki etleri sökülüyor, gözleri
oyuluyormuşçasına avazlarının çıktığı kadar bağırdığı
ses.
Hatice dehşete düştü. Faltaşı gibi açık
gözlerle erine baktı. Yutkundu.
Hasan Emmi Yirmi adam.. diye düşündü.
Yirmi tane koca adam.
Silah sesi yok. Hiç ses yok. Yalnızca bağırıyorlar.
Pencereye yürüdü Hasan. Ağır ağır.. Karısı
Hatice de ağır ağır onu izledi..
Dışarı baktılar.
Ayın önü açıktı.
Orada onları gördüler.
Gördükleri anda da artık hiçbir şansları
olmadığını ve artık onlar için her şeyin sonunun geldiğini anladılar.
Kaçacakları hiçbir yer, haber verecekleri kimse yok. Gözlerinin
önündeki bu Dünya dışı görüntüye hayret ve
dehşetle baktılar. Kanları dondu.
Arkada tepeler boştu. Uzakta patika boştu. Toprak ve kayalar
boştu. Arkası boştu..
Yalnızca köyün içinde.. Onlar geliyor!
Dalları uzun ve sivri. Gövdeler kalın. Yapraksız ve
sert. Köklerin nasıl süründüğünü..
Görmeliydiniz.
Ayışığında yüzlercesi. İnce, uzun, çatallı
ve karmaşık on binlerce dal dolunayın önünde bir sanat şaheseri
gibi dansederek ve oynaşarak yürüyor.
Onlar sizi almaya geliyor!
Gövdeler ve dallar ıslak. Bu ıslaklık yoğun, ağır
damlalar halinde yerlere dökülmekte.
Damlayanın kan olduğu çok açık.